25 Nisan 2015 Cumartesi
ARKADAŞLARIMLA BİR GÜNÜM VE SİNEMA MACERAM
Sinema... Her zaman görsel aktiviteler ilgimi çekmiştir. Bu bir günüm hem sinema hem arkadaşlarım aracılığıyla çok zevkli geçti. O günü yaşamak için sabırsızlandığımı söylemeliyim. O huzurun bana verdiği rahatlığı anlatamam. Şimdi size o huzur dolu günümü anlatayım.
Cumartesi günü günün erken saatlerinde uyandım ve hazırlanmaya başladım. Arada aksilik çıkmasın diye de heyecanımı yatıştırmaya çalışan annemle konuşuyordum. Nihayet hazırlandım ve yola çıktım. yol boyunca hayal kurdum ve öylece vardım oraya. Arkadaşlarım da biraz sonra geldiler ve maroton başladı.İlk başta sinema biletlerimizi aldık ve seans saatine kadar oyalandık. Bir korku filmine gidecektik ve ben korku filmlerinden ya da korku dolu her türlü şeyden nefret ederdim. Ama ilk defa isteyerek bu filmi izleyecektim. Arkadaşlarım için ...
Seans saatine yaklaşırken biz de yavaş yavaş toparlandık. Film başladığında çok eğlenceliydik. Korkmayız diye birbirimizle eğleniyorduk. Korku filmi türk yapımı olduğunu pek belli etmedi. Yani türk korku filmlerine nazaran o kadar da kötü değildi. Filmden sonra mülakaşa yaparak gezmeye başladık. Bir '' PET SHOP '' gördük ve oradaki hayvanları seyre daldık. Saatin ilerlediğini görünce hızlıca yemek yemeye karar verdik. Karnımız aç değildi ve tatlıyla geçiştirebileceğimiz kanısına vardık ve waffle aklımıza geldi. Daha önce hepimiz waffle ' ı çok duymuş ve görmüş ama hiçbirimiz de yememiştik. İlklerimizi yaşayacaktık. Hep beraber...
Neyse waffle siparişimizi verdik ve beklemeye başladık. Hepimiz merak ediyorduk nasıl bir tatlı gelecek önümüze diye. Biz böyle düşünürken tatlılar geldi ve görüntüsüyle bizi bizden aldı, götürdü. Tadına baktık ve gerçekten merakımıza değdiğini öğrendik. Waffle yedikten sonra biraz daha gezdik parfüm ve bileklik mağazalarında kendimizi kaybettik ve zamanı da bu arada. Evet, zaman epey geç olmuştu ve eve gitmemiz gerektiğini söyleyen ışık beynimizde yandı. Bu doğru bir karardı. Ama belki biraz ısrar edersek ailelerimiz tölerans gösterebilirlerdi bize. Ve öyle de oldu. Biz de bu zamanımızı resim yapan çocukları izlemekle geçirdik. Bu çok keyifliydi. Şeker bir kızın resim yaparken gösterdiği hassasiyet ve o huzur ve mutluluk dolu mimikleri gerçekten güzeldi ve biz o kızı izlemekten kendimizi alıkoyamadık.
Benim sinema maceram ve arkadaşlarımla geçen sinema maceram çok keyif vericiydi. ben kaliteli zman geçirmenin zamanı kullanabilmenin önemini şimdi anladım.
5 Nisan 2015 Pazar
Benim Temizlik Maceram
Annemin tüm tereddütlerine rağmen bugün evde temizliği ben yaptım. Tabi yanımda sürekli bana direktif veren annem de vardı. Ama başardım diyebilirim. Evi idare etmek ve her gün bu işleri yapmak gerçekten yorucuymuş. Başta annem olmak üzere tüm ev kadınlarına hak veriyorum : Gerçekten bir şirkette çalışan birinden daha çok yoruluyorsunuz. Bunu bugün açıkça öğrendim. Bir de benim yaptığım sadece bir kısmıydı. Yemek ve şu yaramaz çocukları saymıyorum bile.
Neyse ilk başta bir yarım saat kadar annemden neler yapacağımı öğrendim. Beni o kadar da cahil sanmayın annemin bütün temizliği bana yaptırmayacağını bildiğim için neler yapabileceğimi öğrendim. Daha sonra malzemeleri getirdim ve camları silmeyle işe başladım. Evimiz dördüncü katta olduğundan camların dışını silerken annemden yardım aldığımı söylemeden geçemeyeceğim. Yükseklik fobim yok ama ne kadar da olmasa insan bir ürküyor ne bileyim. Camlar bittikten sonra süpürme işlemine geçtim. Evi süpürdüm ama hala kollarımın acıdığını hissettiğimi söylemeliyim. Süpürgenin gücü bana galip geldi. Bir şey dikkatimi çekti evi süpürürken. Ben ne kadar gücümü kullanırsam o kadar zorlanıyorum. Anneme sorduğumda çok fazla efor sarfetmeden ileri geri hareket ettirmemi söyledi. Her işte bir püf noktası oluyor ya süpürgenin de püf noktası buymuş.
Bu temizliğin de bir sırası varmış. Bana kalsa ben toz almayla başlardım en kolayı o olduğundan fakat süpürgeden çıkan tozlarla toz aldığım yerler tekrar kirlenirmiş. Tabii ben bunları bilmiyorum. Anne tecrübesi diye boşuna dememişler.
Neyse ben öğrendiklerimle yola devam ettim. Yerleri silmem gerekiyormuş. Bir kovaya su ve sabun karışımı yaptım ve silmeye başladım. Çok sulu silmemem gerektiğini biliyordum iyice sıkmaya çalıştım ve sildim. Aslında abartıyorum biraz o kadar da zorlanmadım. Cam silme dışında tabii.
Yerleri de sildim kardeşlerimin benimle alay etmelerini de kendi içimde yedirmeye çalışarak. Sıra toz almaya gelmişti. Odamdaki ranzanın raflarından başlayarak tozları aldım. Pek sevmezdim toz almayı ama bu içlerinde en kolayı olduğu gerçeğini değiştirmezdi.
Anneme sıradakine geçelim dediğimde bittiğini söylediği an bir huzur kapladı içimi. Tamam anneme yardım etmek güzel ama bu işi pek sevmiyorum. Hele de her gün yapmak galiba biraz zor benim için.
Ama yine de boş ve sıkıntıyla geçen bir pazar günü olmadığı için her ne kadar da sevmesem de mutluyum.
17 Mart 2015 Salı
Benim Çocukluk Hatıralarım
Benim çocukluğum resimlerde görüldüğü gibi şeker gibi mutlu ve sevinçli geçmedi. Benim hatırlayamayacağım bir yaşta babam hastaymış ve benim evimde her zaman bir karanlık vardı. Hatırladığım tek şey ikinci kez nükseden o illet geldiğinde ikinci sınıfta olduğum ve okulumdan arkadaşlarımdan uzak kalarak akrabalarımın yanında babamı beklediğimdi.
Keşke bu fotoğraflardaki gibi olsaydı her şey. Sadece benim değil keşke '' HERKESİN '' zor dönemlerden geçmemesinin bir yolu olsaydı. Ama bu yazı çok karamsar olsun istemiyorum. Bu yüzden geri kalanını benim güzel çocukluk hatıralarımdan - az olsa da - anlatayım.
Ben her zaman ailenin ilgisinin üzerinde olduğu ve her hareketimin komik bulunduğu sevimli üyesiymişim. Çok inatçı bir çocukluğun ardından bu inatçılığın dozu azaldı ve vazgeçmeme, pes etmeme haline geldi. Bu övündüğüm bir şey. Benim çocukluğum yolculuklarla ve sürekli okul sahnelerinde geçmiş. Yolculuk kısmında; biz Ankaralıyız ve babam memeleketine aşık bir insan. Boş bulduğumuz her tatilde Ankara'ya giderdik. Çocukluğum tatillerde köyde veya Ankara'nın semtlerindeki o güzel yeşilliklerde geçti. Okul sahneleri kısmında ise; neden bilmiyorum ama öğretmenler tarafından sevilen öğrenciydim ve benim sevmediğim bir hocam bile bana karşı sempatisini gizleyemiyordu ve benim başarısız olduğum bir alan bile olsa - mesela dans gibi - ben sahnede bir şekilde bütün gösterilere katılıyordum .
Benim çocukluğum keşkelerle ve hayal kırıklığıyla geçti ama ben klişelerle dolu bir çocukluk geçirmedim. Her şeye rağmen çocukluğumu bir daha yaşama şansım olsa sağlık dışında aynı geçirirdim . Fotoğrafların içinde iki fotoğrafta aynı kıyafetler var ve ben bunu açıklamak istedim: Küçüklükten bu yana eğer bana hediye geldiyse ve ben o hediyeyi çok sevdiysem onu sürekli yanımda taşırım. O Mavi takım da bana babamın hediyesiydi ve ben o kıyafeti anneme yıkatıp yıkatıp tekrar giyiyodum. Bu takıntı hala bende var ve mesela Mustafa Ceceli ile ilgili her şeyi bir dosyada yanımda taşıyorum. Ya da günlüğümü yanımda taşıyorum.
Şimdi keşke çocukluğuma gitsem diyorum ama benim genç olduğum zamanda çocuk olmak istiyorum . Şimdi bakıyorum da bu zamanda yaşamak varmış be ! Herkes onca zorluğa rağmen tutunacak bir yer buluyor. Çocuklar daha mutlu artık. Her şeyden habersiz. Dünya' da olup bitenlerden.
Resimlerden birinde dediğim gibi dans etmişim ve annem bir poz almış. Halk oyununu çok severim. Hala oynayabiliyor muyum bilmiyorum ama o resimdeki halk oyunu karografimiz hala aklımda.
Benim çocukluğumdan gelen bir husus daha var. Ben bana yapılan iyiliği asla unutmam. Yani detaycıyımdır. Tabi birinin özellikleriyle dedikodu yaparak değil.
Ben çocukluğumdan edindiğim ne varsa onlarla hayatımı geçirdim bugüne kadar. Bundan sonra da öyle geçireceğim. İnşallah değerlerimi unutmam ve nankörlük etmem.
28 Şubat 2015 Cumartesi
Orataokul Öğretmenlerime Ziyaret
Maalesef bilgisayarımda sorun var ve zor da olsa telefonun o eşsiz klavyesiyle yazmaya çalışıyorum.En üstteki fotoğrafta gördüğünüz sekizinci sınıfta tanıştığım inkılap öğretmenim. Çok canayakın ve komik biridir. Bu yüzden sevdiğim ve özlediğim öğretmenlerim arasında.Tarihi ve geçmişi bana sevdiren odur. Şu kabusumuz TEOG sınavına hazırlanırken bile bizi güldürmeyi başarırdı. Yeni öğretmen liğine ve meslekteki tecrübesizliğine ragmen çok sakin ve istikrarlıydı. Bu oma saygı duymak için sıralayabileceğim sebeplerden biri. Derslerde bazen yorulduk. Bazem istekli bir şekilde derse geldik ama her iki durumda da bize ayak uydurmayı başardı. Okulda sevilen bir öğrenciydim. Matematikte iyi olmadığım için derse ilgim kötü olsa bile matematik öüretmenim tarafından sevilmem bunu kanıtlıyordu. Hafta sonu okulda kurs olduğunu biliyordum. Haftasonu okula gittiğimde birden Murat Hocamla karşılaştım ve onu ziyarete gelmeme ragmen ummadık bir anda kariıma çıkınca dondum kaldım. Bana anılarımı anımsattı onu görmek. Bu arada o da beni görmüş ve selam vermişti. Ben de kendimi toparlayıp selam verdim vve sohbet ettik. Bana lisenin zor ama hayatımın en güzel dönemleri olduüunu söyledi. Baktım sohbet uzuyor diğer öğretmenimin etüt merkezindeki dersinin bitme saatinin yaklaitığını farkettiğimi söyleyip okuldan çıktım.
Etüt merkezi bir bilemedin iki kilometre uzaklıktaydı. Yetişmek için hızlı yürüyordum. Yetişemesemde bir şey olmazdı, önceden watsapptan haber vermişti. Beni bekleyecepini söylemişti. Ben böyle düşünürken varmıştım etüt merkezine.Yetişmiştim. Dersin bitmesine on dakika vardı. Ben de bu arada soluk soluğa kaldığım için dinlenme fırsatını yakalamıştım. İkinci fotoğrafta gördüğünüzde üç yıl boyunca sınıf ve türkçe öğretmenimdi. Karma olmasına ve benim başka sınıfa düşmeme rağmen "Ben kızımı bırakmam. " diyip başka sınıfa gitmemi engelleyen, çok sevdiğim ve ilerde onun gibi bir öğretmen olmak istediğim, yran olduğum kişi. Lisede de talihsizlik olup meslek lisesine yerleştirildiğimde ve tercihler sırasında da beni bırakmamış, yanımda olmuştu. O zorlu dönemde ailemden sonra beni motive eden ve bende kendini gördüğüni söylemişti. Benim gözümde Mahir Hocam ideallerimin ilham kaynağıdı. Yanına gittiğimde beni sıcak bir gülümsemeyle karşıladı. Ben önemli bir şey olmadığını ayaküstü konuiabileceğimizi söylememe rağmen sonunda bir odaya geçmiştik. Edebiyat proje ödevim için geldiğimi biliyordu. Hemen ardım edebileceğini söyledi. Blog azarlığı yaptığımı ve sadece bu hafyaki konum için fotoğrafa bir de viraz sohbete ihtiyacım olduğunu söyleyince, " Vayy, kızım beni geçmiş, bir de yazar olmuş. " dedi. Ben kızardığımı hissedebiliyordum. Ben sürekli övülmekten hoşlanmazdım. Maalesef Mahir Hocam beni fazlasıyla tanıyor ve bu ayrıntıyı biliyordu.
O gün fazlasıyla duygusallaşmıştım. Arkadaşlarım ve öğretmenlerimle görüşüyorduk ama ben yinede okul sıralarında olduğum günleri özlüyordum. O cumartesi günü çok iyi bir hatıra olarak kalacaktı. Ben böyle eskileri hatırlamayı çok seviyordum.
10 Şubat 2015 Salı
KÜRESEL
ISINMA
Sizce nedir küresel ısınma? Herkesin bunun
ciddi bir konu olduğunu
bildiği fakat nedense engellemeye bile çalışmadığı dünyamıza zarar veren şey? Neden yaşadığı
evreni kendine bir bataklığa
çevirir insan? Aslında herkes küresel ısınmanın kendimize ve çevremize zarar
verdiğini bilmesine rağmen niçin hala harekete geçmediklerini
anlayamıyorum.
Bence, insanların yaptığı hatalar sonucunda dünya yüzeyinin sıcaklığının artmasıdır küresel ısınma. İnsanların
bu konuda olan az bilgisi! bunu nezaketen söylüyorum, çoğu kişinin hiçbir
bilgisi yok! yol açıyor küresel ısınmaya. Aslında insanların yaptığı birçok şey
yüzünden bugün biz bu haldeyiz. Her geçen gün yeryüzünün sıcaklığı artıyor.
Birilerinin artık bu duruma dur demesi lazım. En başta da yeni neslin.
Geleceğin yetişkinlerinin küresel ısınmaya dur demesi gerekirken gençler de tam
tersine doğaya zarar veriyorlar.
Örneğin
şu ormanlarımızın, ağaçlarımızın içine yapılan betonarmeler. Ormanlarımızın,
ağaçlarımızın yok olması demek oksijenimizin yok olması demek. İnsanların
diktiği kat kat binalar bizim oksijen ihtiyacımızı sağlıyor mu? Sonra o fabrika
atıkları. Madem bir fabrikan var, karbondioksiti havaya yeterince veriyorsun,
bari doğaya zarar verme de atıklarınla insanları zehirleme. Görüyorsunuz
ormanlarımızın arasına beton yapılar dikiliyor, oksijenimiz azalıyor. Bu
yetmezmiş gibi bir de fabrikatörler doğaya zarar veriyor. İşte bu sıcaklığın
artmasının sebebi bütün bunlar.
Eğer biz
bunların önüne geçmezsek bu dünyada yaşayamayız. Kutuplardaki buzullar erir.
Buzullar erirse orada yaşayan canlılar tehlikeye gire. Dünyada kara sayımız
azalır. Seller ve kasırgalar meydana gelir. Sellerin ve kasırgaların sonucunda
nüfusumuz azalır. Yaşadığımız yer adeta bir çöplük haline gelir. Hiç kimse
böyle bir dünyada yaşamak istemez değil mi? Herkesin bu soruya evet diyeceğini
biliyorum. Peki daha temiz, sağlıklı bir dünyada ‘’ Yaşamak ‘’ için niçin bir
şey yapmıyoruz?
Aşırı
sıcaklar yüzünden artık yazın dışarı çıkamaz olduk. Yazın çok sıcak olmasında
bir gariplik yok fakat kışlarımızda gereğinden fazla sıcak oluyor. Küresel
ısınmanın etkisiyle kuraklık artıyor, iklimlerimizin zamanları değişiyor.
İnsanlar kurak bölgede yaşayamadıkları için göç ediyorlar. Hayvanların döngüsü
zarar görüyor.
Sonuçta bu dünya bizim, burayı biz
yaşatacağız. Allah’ın bize verdiği bir güzellik bu dünya. Bir düşünsenize diğer
gezegenlerde hayat yokken sadece bir gezegende hayat olması çok düşük bir
ihtimal. Biz de Allah’ın bize verdiği güzelliği diğer gezegenler ile aynı
duruma getirmeyelim. Yaşamımızdan hiçbir zaman vazgeçmeyelim. Bu küresel ısınma
denen, bize zarar veren şeyi, durdurmak için çevremizi kirletmemeli,
çevremizdeki çöpleri, doğada uzun bir süre yok olmayan geri dönüşüm
malzemelerini geri dönüşüme yollayarak ve çevremizdeki herkesin doğaya gönülden
değer vermesi ve bu konu hakkındaki çalışmalara katılmasını sağlayabiliriz.
Küresel ısınmanın bize ve çevremize zarar vermesini engellemek istiyorsak
doğaya karşı daha duyarlı olmalıyız. Aksi takdirde küresel ısınmanın
beraberinde getirdiği birçok hastalıktan birine sahip olabiliriz. Hastalıklı
bir dünya istemeyiz değil mi?
VAZGEÇMEK
Hayatımızda silgi ile sildiğimiz ya da beyaz bir perde kadar görmediğimiz olaylar sık sık tekrarlar. Bunların altından gelebileceğini düşünen azimli insanlar kaybetmekten korkmaz. Elde etmek istediği bir şeyi kazanmak için bazı şeyleri kaybetmesi, gözden çıkarması gerektiğini bilir. Ne var ki azimli olamayan kişiler hayatta hiçbir zaman kazanamaz.
Hayatımızda silgi ile sildiğimiz ya da beyaz bir perde kadar görmediğimiz olaylar sık sık tekrarlar. Bunların altından gelebileceğini düşünen azimli insanlar kaybetmekten korkmaz. Elde etmek istediği bir şeyi kazanmak için bazı şeyleri kaybetmesi, gözden çıkarması gerektiğini bilir. Ne var ki azimli olamayan kişiler hayatta hiçbir zaman kazanamaz.
Örneğin;
bebekler küçükken gerçekten çok gayretlidirler. Yetişkinlerin yapamadığı
gayreti gösterirler. Yürüme çağına gelirken sürekli emekleyerek çalışırlar. En
sonunda vazgeçmedikleri için yürürler.
Bence azmin
başarıyla birleştiği bir örneği çok yakınımızda görüyoruz. Bu örnek
öğretmenlerimiz. Çünkü başarılı oldukları kadar azimliler de. Zaten böyle
olmasaydı bizi eğitebilecek kapasitede de olamazlardı.
Aslında
istediğimiz, uğruna kazanmak için savaştığımız şeyleri günlük hayatımızda biraz
daha geri planda tutabiliriz.
Örneğin; ‘’
Gümüş Patenler ‘’ kitabını duymuşsunuzdur. Hikâyede iki fakir çocuğun tek
isteği vardır: ‘’ Bir zamanlar olan paralarını, paten kaymayı ve trafik
kazasında zihniyetini kaybeden babalarını geri kazanmak. ‘’ Ama onlar hiçbir
zaman vazgeçmiyorlar. Bir yandan çalışıp bir yandan öğrenimlerine devam
ediyorlar. Anneleri ile hayata tutunmaya çalışıyorlar. Sonunda hem çok sevdikleri
pateni yeniden kayıyorlar hem babalarına hem de paralarına kavuşuyorlar. Hiçbir
şeyden korkmayıp başarıya ulaşan bu iki çocuk bu hikâyede cesaretlerini,
başarılarını ve vazgeçmeme duygularını ortaya koyuyorlar.
Kaybetmekten
korkan insanlar hiçbir zaman başarıya ulaşamazlar. Kazanmanın formülünü
çözemezlerse mutlu olamazlar. Ya da formülü bulsalar da ilk denemede başarısız
olunca pes ederlerse hem başarıya hem mutluluğa ulaşamazlar. Bu da her insanın
istemeyeceği bir durumdur.
BAĞIŞLAYAN MİLLETİMİZ
Çanakkale Savaşı’nın tarihi belirlendiği
sıralarda Seyit Onbaşı karmaşık duygular içerisindeydi. Bütün askerler soğuktan
tir tir titrerken Seyit Onbaşı soğuğu aldırmıyor, sadece Çanakkale Savaşı’nın
sonucunu merak edercesine düşünüyordu. O sırada Ali Çavuş geldi. ‘’Seyit Onbaşı
anandan bir mektup var, buyur al. ‘’ dedi. Mektupta şunlar yazıyordu:
10.03.1915
Benim
kınalı kuzum Seyit;
Seni
o kadar çok özledim ki anlatamam. Sana bir kazak ördüm. Yün ipinden. Cephe
şimdi soğuk olur üşütme, hastalanma. Duydum ki Çanakkale Savaşı’na bütün ordu
katılacakmışsınız. Ben seni oraya vatanın için savaş, gerekirse şehit ol diye
gönderdim. Senin vatanını ne kadar sevdiğini çok iyi bilirim. Vatanın senin
için her şeyden önemli. Şimdilik bu
kadar yazıyorum. Ama şunu iyi bil ki şehit olursan hiç üzülmeyeceğim. Tam
tersine seninle daha çok gururlanacağım. Kendine iyi bak oğlum.
ANAN…
Seyit bunları okuduktan sonra çok
duygulandı ve kendini tutamadı, ağladı, ağladı. Çavuş tekrar geldi. Orada
bulunan askerlere:
‘’ – Komutan sizleri çağırıyor, haydi
gelin. ‘’ dedi. Seyit ve diğer askerler hemen gitti. Komutan:
‘’ Büyük bir taarruz öncesi çok
sıkıntıdayız. Asker eksiğimiz var. Bunun için bir çare bulamadık. Sizin
görüşleriniz nedir ? Söyleyin bakalım. ‘’
dedi.
Seyit hemen atladı:
‘’
– Köylerde birçok kişi var, onlar da isterlerse buraya gelebilirler. ‘’
dedi. Komutan bu fikri beğendi. Hemen yakın köylere
haber saldı. Birçok yaşı gelmemiş genç şehit olmak için gönüllüydü..Komutan, o
küçücük çocukların gözlerindeki parıldayan ışığı gördü ve hepsine birer birer
teşekkür etti. Savaş günü geldi çattı. 18 Mart sabahı bütün hazırlıklar
bitmişti. Tabi askerlerin su ve yiyecek ihtiyacını saymazsak. Seyit anasına son
mektuptan sonra bir mektup göndermişti. Anasından yiyecek ve su istemişti.
Anası 14-15 yaşlarındaki iki çocuktan harp yerine bu azıkları götürmesini
istedi. Çocuklar ‘’ ÇANAKKALE ‘’ sözünü duyduktan sonra hemen yola koyuldular.
Çocuklar harp yerine vardığında saat öğlen on iki sularıydı. Anası .çocuklara
Seyit Onbaşı’yı bulmalarını söylemiş ve ardından yiyecekleri ona vermelerini
söylemişti.Çocuklar bir iki askere sorduktan sonra Seyit’i buldular. Seyit:
‘’
– Ne işiniz var burada, sizi kim neden gönderdi? ‘’ dedi. Çocuklardan biri:
‘’
– Anneniz bu azıkları tüm askerlere gönderdi. ‘’ diyerek askerlere baktı. O
sıralarda Çanakkale’nin çevre köylerinde kıtlık yaşanıyordu. Seyit çocuklara
sordu:
‘’
– Siz ne zamandır yemek yemiyorsunuz? ‘’ dedi. Çocuklar başları önde:
‘’
– Beş günden beri sadece su içiyoruz. ‘’ diyerek sızlandılar. Seyit:
‘’
– Biz yemek istemeyiz. Biz buraya vatanı kurtarmak, sizin gibi çocukların aç
kalmaması hatta okuması için geldik. Siz açken biz bu yemekleri yemeyiz.’’ diyerek sözünü bitirdi. Çocuklar
üstelediler ama Seyit kabul etmedi. Bu arada komutan olayı görmüştü. Söze
girdi:
‘’
– Çocuklar o zaman siz azığın istediğiniz kadarını yiyin. Gerisi buradakilere
kalsın. Azığımızı paylaşalım. ‘’ dedi. Seyit buna hayır diyemedi. Çünkü o da
gerçekten çok açtı. Çocuklar kaç gündür yemek yememenin verdiği acı ve hüzün
ile azığın bir bölümünü yediler. Komutan Seyit’in bu merhamet ve sevgi dolu
davranışını bir kez daha kutlamak istedi. Bunu tüm askerlere hitap ederek
söyledi:
‘’
– Askerlerim, bu milletin Seyit Onbaşı gibi askerleri oldukça başı önde hiç
eğik gezmeyecektir. Bu millet sizin gibi merhametli,saygılı,sevgili insanlar
ile barındıkça her savaşı, her taarruzu kazanırız. Hiç kimse bizim kültürümüzü,
bayrağımızı, bağımsızlığımızı ve özgürlüğümüzü ayaklar altına alamaz. Yani
askerlerim, Çanakkale bir destan olacak. Adımızı tarihe altın harflerle
yazdıracağız. Bu millet birbirine tutundukça çok mutlu olur. Ama gelecek nesil
bunu bozarsa üzüntüler bize geri döner.’’
Çocuklar
askerlere şöyle dedi:
‘’
– Siz bize yemeğinizi verdiniz. Artık bizim can dostumuzsunuz. ‘’
Seyit
Onbaşı bu sözlerin karşılığında:
‘’
– Siz zahmet verip bize yiyecek getirdiniz. Biz de sizinle yiyeceğimizi
paylaştık. ‘’ dedi.
Çocuklar
teşekkürler yağdırarak köylerine döndüler. Seyit Onbaşı ve daha nice asker
savaşa gitti. Bu savaşı Türk askeri başarıyla sonuçlandırdı. Zor oldu evet, ama
ümit yitirmedik. Hiçbir zaman vazgeçmedik. Türk milleti düşmanı affetti. Onlara
kendileri gibi davranmadı. Onlar bize acımadı ama biz onlara acıdık. Bunu
yüreğimizde hali hazırda bulunan merhametimizle yaptık.
Not : 6.sınıfta yazmıştım :)
7 Şubat 2015 Cumartesi
PAZAR GEZİM
Pazara gitmeyi erken saatlerde yaptım. Çünkü kalabalıkta herkesin sinirleri bozuk oluyor ve ben ödevimi yapamazdım. Pazar gezimde soracağım sorular belli başlı şunlardı :
" 1- İnsanlar mesleğinden her zaman mutlu olmazlar. Peki siz mesleğinizden memnun musunuz?
2- Mesleğiniz sizi fiziksel ve ruhsal olarak yoruyor mu ?
3- İnsanların pazarda sizle kurdukları iletişim genellikle nasıl?
4- Ürünlerinizi pazarlarken ne gibi zorluklarla karşılaşıyor ve nasıl üstesinden kalkıyorsunuz ? "
Bu soruları sormak üzere pazara gittim. Gittiğimde saat 10 sularıydı. Pazar çoktan kurulmuş ama tek tük insanlar vardı. Bende iki kişiyle sohbet ettim. Soruların cevabını genelde aynı aldım.
Cevapları şunlardı :
1. abi : sebze meyve tezgahtarı
" Ben mesleğimden memnunum. Ama bir şöhrete sahip olmayı da istemem demem açıkçası. Mesleğim beni ilk başlarda çok yoruyordu. Ama vücut belli bir zamandan sonra hem ruhsal hem fiziksel olarak alışıyor erken kalkmaya ya da yorgunluğa. Bizle kurdukları iletişim genellikle ' İsinden koy, çürükleri doldurma ' türünden şeyler oluyor. Ama bazen yaşlı teyzeler ' sizde yoruluyorsunuz tabi ' cinsinden cümleler sarf ediyorlar. Ürünlerimizi pazarlarken ekonomi sallantıda olduğu zamanlar sıkıntı yaşıyoruz. Çünkü biz fiyatı yükseltmek zorunda kalıyoruz ve insanlar bunu hoş karşılamıyorlar doğal olarak. Bunun dışında zorlukta kalmıyoruz. Bunun üstesinden de bizimle alakalı bir şey olmadığından bunu halka anlatmaya çalışıyoruz. Yani ekonomi sallantıda olduğu zaman mecbur bunu yaptığımızı anlatıyoruz.
2. abi : giyim tezgahtarı
" Ben mesleğimden memnunum. Ama küçükken hep futbolcu olmak istemişimdir. Ne yazık ki olmadı. Ne yapalım ? Mesleğim beni evet yoruyor. Çünkü kadınlara bir şey beğendirmek gerçekten zor. Geliyorlar onlarca kıyafeti denedikten sonra beğenmedim deyip gidiyorlar. Oysaki düşünmüyorlar ben kıyafetleri çıkartırken ne zahmetler çektim . Ama yine de mutluyum. İnsanların benle kurdukları iletişim kıyafetleri beğenip beğenmedikleri yönde oluyor. Ürünlerimi pazarlarken zorluklarım kadınların beğenip beğenmemesi yolunda oluyor. Bazen sizin gibi araştırma yapmak için gelen öğrenciler dışında pazarda iletişim sınırlı.
Ben bu röportajlardan anladım ki hayat benim yazılarımdan ibaret değilmiş. İş hayatında da türlü türlü zorluklar varmış. İnsanların zorluklara göğüs germesi zor olduğu halde bir şekilde bunu başarıyorlar ve ben galiba henüz gerçek hayatla karşılaşmadım. Bakalım ben nasıl direneceğim zorluğa ?
Bence pazardakilerin işi de zor. Çünkü bizim milletimiz egosu tavan yapmış insanlar genelde. Kendini her şeyin en iyisine layık görürler. Bu yüzden de zor beğenirler ve çok seçerler. Yani en ince ayrıntısına kadar .
Pazara gitmeyi erken saatlerde yaptım. Çünkü kalabalıkta herkesin sinirleri bozuk oluyor ve ben ödevimi yapamazdım. Pazar gezimde soracağım sorular belli başlı şunlardı :
" 1- İnsanlar mesleğinden her zaman mutlu olmazlar. Peki siz mesleğinizden memnun musunuz?
2- Mesleğiniz sizi fiziksel ve ruhsal olarak yoruyor mu ?
3- İnsanların pazarda sizle kurdukları iletişim genellikle nasıl?
4- Ürünlerinizi pazarlarken ne gibi zorluklarla karşılaşıyor ve nasıl üstesinden kalkıyorsunuz ? "
Bu soruları sormak üzere pazara gittim. Gittiğimde saat 10 sularıydı. Pazar çoktan kurulmuş ama tek tük insanlar vardı. Bende iki kişiyle sohbet ettim. Soruların cevabını genelde aynı aldım.
Cevapları şunlardı :
1. abi : sebze meyve tezgahtarı
" Ben mesleğimden memnunum. Ama bir şöhrete sahip olmayı da istemem demem açıkçası. Mesleğim beni ilk başlarda çok yoruyordu. Ama vücut belli bir zamandan sonra hem ruhsal hem fiziksel olarak alışıyor erken kalkmaya ya da yorgunluğa. Bizle kurdukları iletişim genellikle ' İsinden koy, çürükleri doldurma ' türünden şeyler oluyor. Ama bazen yaşlı teyzeler ' sizde yoruluyorsunuz tabi ' cinsinden cümleler sarf ediyorlar. Ürünlerimizi pazarlarken ekonomi sallantıda olduğu zamanlar sıkıntı yaşıyoruz. Çünkü biz fiyatı yükseltmek zorunda kalıyoruz ve insanlar bunu hoş karşılamıyorlar doğal olarak. Bunun dışında zorlukta kalmıyoruz. Bunun üstesinden de bizimle alakalı bir şey olmadığından bunu halka anlatmaya çalışıyoruz. Yani ekonomi sallantıda olduğu zaman mecbur bunu yaptığımızı anlatıyoruz.
2. abi : giyim tezgahtarı
" Ben mesleğimden memnunum. Ama küçükken hep futbolcu olmak istemişimdir. Ne yazık ki olmadı. Ne yapalım ? Mesleğim beni evet yoruyor. Çünkü kadınlara bir şey beğendirmek gerçekten zor. Geliyorlar onlarca kıyafeti denedikten sonra beğenmedim deyip gidiyorlar. Oysaki düşünmüyorlar ben kıyafetleri çıkartırken ne zahmetler çektim . Ama yine de mutluyum. İnsanların benle kurdukları iletişim kıyafetleri beğenip beğenmedikleri yönde oluyor. Ürünlerimi pazarlarken zorluklarım kadınların beğenip beğenmemesi yolunda oluyor. Bazen sizin gibi araştırma yapmak için gelen öğrenciler dışında pazarda iletişim sınırlı.
Ben bu röportajlardan anladım ki hayat benim yazılarımdan ibaret değilmiş. İş hayatında da türlü türlü zorluklar varmış. İnsanların zorluklara göğüs germesi zor olduğu halde bir şekilde bunu başarıyorlar ve ben galiba henüz gerçek hayatla karşılaşmadım. Bakalım ben nasıl direneceğim zorluğa ?
Bence pazardakilerin işi de zor. Çünkü bizim milletimiz egosu tavan yapmış insanlar genelde. Kendini her şeyin en iyisine layık görürler. Bu yüzden de zor beğenirler ve çok seçerler. Yani en ince ayrıntısına kadar .
3 Şubat 2015 Salı
BENİM GÖZÜMDEN İLLET KİTABI :)
ROMANIN ADI : İLLETROMANIN YAZARI : SERDAR YILDIZROMANIN BASILDIĞI YER VE TARİH : TOPKAPI /İSTANBUL 1. BASIM KASIM 2013 2. BASIM EYLÜL 2014
ROMANIN ÖZETİ
ROMANIN ADI : İLLETROMANIN YAZARI : SERDAR YILDIZROMANIN BASILDIĞI YER VE TARİH : TOPKAPI /İSTANBUL 1. BASIM KASIM 2013 2. BASIM EYLÜL 2014
ROMANIN ÖZETİ
Babasının ölümünden sonra kendini toparlayamayan Okan bir de babasının ona bıraktığı sırlarla
dolu mektupları çözmeye çalışıyordu.
Mektupları gelişigüzel okuduğundan işin ciddiyetini anlamadığı için ilk
başlarda fazla önemsemiyordu. Ama babasının verdiği adamın adresine iş ortağı “
EMRE NARLI “ sayesinde gidince olayların
ciddi olduğunu anlamıştı ve bu yüzden her gece kabuslarla uyanıyordu. Babasının
verdiği isim “ BEKÇİ FETİH FENERCİ “ idi. Adresine gittiğinde acı gerçekle
karşılaştı. Fetih Fenerci sadece beş gün önce ölmüştü. Ondan geriye dört sayfa
veri ve oğlu Uluç kalmıştı ona yardım edebilecek. Uluç bir psikiyatrdı. Ama
ilerleyen dakikalarda onun dıştan psikiyatrdan çok bir deli gibi durduğunu
düşünüyordu. Ahşaptan evde yağmur daha ürkütücüydü ve bu durum Okan’ın bilinç
altında daha çok gerginlik yaratıyordu.
Uluç ona bir çay ikram etti ve konuşmaya başladılar. Uluç babasının
ölümünü henüz sindirememiş görünüyordu. Uluç kaç gündür uyumamanın verdiği yorgunlukla arada dinlenerek anlatmaya devam
ediyordu. Uluç Fetih Fenerci’den kalan o fotoğrafı Okan’a göstererek neresi olduğunu merak edip etmediğini
yokladı. Okan hayır anlamanda başını salladığında resimde babalarının durdukları yerin
Kızkulesi’nin Güney cephesi olduğunu söyledi. Uluç bir anlık sessizlikten sonra
babasını anlattı Okan’a.
Yetmiş beş yaşında, sık sık hasta olmayan bir ihtiyar
olduğunu annesinin ölümünden sonra her şeyi boşladığını, son bir aydır sürekli
ölümden bahsettiğini söyledi. Okan mesleğini sordu. Yaklaşık on beş yıldır
emekli olduğunu ama öncesinde Kız Kulesi’nde bekçi olduğunu, otuz yıl kadar
orada çalıştığını söyledi. Bir de babasının Faruk Doğa’yı bulması gerektiğini
söylediğini de eklemişti. Uluç daha
fazla dayanamayıp uyuyakaldığında Okan da fırsattan istifade şu dört sayfalık
verileri en önemlisi de şu gazete kupürünü almayı düşündü. Bunu kendine
yediremediği için sadece verilerin fotoğrafını çekti ama gazeteyi alması
gerekiyordu ve aldı. Uluç uyanmadan konuşma arasında elinin gittiği çekmeceye
baktı ve bir CD buldu. Onu da cebine attı ve gizemlerle dolu evden çıktı.
Dışarıda caddeden aşağı sahile doğru yürüyüp Hasköy Parkı’ndan bir taksiye
binip evinin yolunu tuttu. Nişanlısı Senem çalışmaktan yorulmuş salonda
uyuyakalmıştı. Okan’ın tıkırtısıyla uyandı ve uyku mahmurluğuyla görüşmenin
nasıl geçtiğini sordu. Okan da adamın öldüğünü sadece oğlu ile görüşebildiğini
söyledi. Kendi kabusları yüzünden gece Senem’inde uykusuz kaldığını düşününce
arkadaşı Defne’nin yanında kalması gerektiğini öne sürdü.Senem, Emre’den haberi
olup olmadığını sorunca Okan Fetih Fenerci’ye giderken bindiği vapurda
aradığını küçük bir gıda zehirlenmesi yüzünden hastanede olduğunu söyledi.
Okan’ın aklına şu gazete haberi geldi ve Senem’e Fransızca bilen birini tanıyıp
tanımadığını sordu. Senem öğretim görevlisi olarak çalıştığı üniversitede bölüm başkanının
doktora yapmak için Fransa’ya gittiğini ve az çok bildiğini söyledi. Ertesi gün
çeviri için üniversiteye gittiğinde Senem ile bölüm başkanı Elif Dağ arasında resmiyet olmadığını
gördü ve rahatladı. Elif Dağ ile birlikte bir yemek eşliğinde çeviri yapıldı .
Gazete haberinde İstanbul’da Esrarengiz bir ölümden
bahsediyordu.İstanbul’da 1893 yılındaki kolera salgını yüzünden yardım amaçlı
Pasteur Enstitüsü’nden gelen bir doktorun o zaman rutin muayeneler için
kullanılan Kız Kulesi’ne yapılan bir sandal yolculuğu sırasında boğularak
öldüğü belirtilmiş ve en ilginç olanı da sandalda ondan başka doktorun
olmamasıydı. Okan okudukları karşısında donup kalmıştı. Kendine gelerek kağıdı
katlayıp cebine koydu. Biraz daha kızların sohbetine katıldı. Fakülteden
çıkışta Senem eve gidip dinlenmesini söyledi.Ama Okan Emre’yi ziyaret etmek istiyordu ve öyle yaptı
hastaneye vardığında Emre’yi değil kardeşi Eray’ı gördü. Ateşi yükseldiği için
Emre’yi başka bir odaya nakletmişlerdi. Müşaade altında kalması gerekiyordu.
Oradan ayrılarak Emre ve kendine ait olan fotoğraf stüdyosuna gitti. İçeri
girdiğinde onu bekleyen birinin olduğunu gördü. Adamı tanıyamamıştı. Adama bunu
söyledi adam isminin MAHİR KAYALI olduğunu söyleyerek kendini tanıttı. Okan
anımsamıştı. Bir emlakçı, yani ağzı iyi laf yapan seneler önce bir iki kere
karşılaştığı aile dostu sayılabilecek bir adamdı. Ben bunları düşünürken adam
baş sağlığı için geldiğini söyledi. Adam ağzındaki baklayı tutamadı ve
Okanların Sapanca’daki evlerini satın almak istediğini söyledi. Okan da sırları
bulmak için babasının yaşadığı eve ihtiyacı olduğu için satmak istemediğini
söyledi ve adam üstelemedi, gitti.
Okan Madam Sari’yi bulmak için Çanakkale’ye gitmeliydi ve
gitti de. Bütün gece konuştular ve yeni bilgiler öğrendi. Bu sırada Uluç,
Nermin Pak ve Andre dedikleri ressam İstanbul’da kolera yüzünden karantinaya
alınan Kız Kulesi’ne girmişlerdi. Okan o gece İstanbul’a döndü ve onları Kız
Kulesi’ne sokmayı başaran Erkan komiserde soluğu aldı. Onunla birlikte ertesi
gün Kız Kulesi’ne girdiler ama oradaki adamlar onları yakaladılar. Sonunda
Madam Sari ve Okan’ın vazgeçmemesiyle birlikte Uluç, Andre ve Erkan ölmüş olsa da oradaki adamlardan
kurtuldular. Oradakilerden biri Mahir Kayalı diğeri de Andre’nin abisi Marc
Mirador idi. İkisi de öldüler. Sonunda o gizemli Kız Kulesi resmi ve LACH
Soleil denen koleraya ve insanların ölümüne sebep olan örgüt temizlenmişti. Bu
arada Okan abisi Gökhan’ın babasının hırsı yüzünden Sapanca’da değil de
Çanakkale’de öldüğünü ve Uluç’un gerçek babasının Marc Mirador denen iğrenç bir
insan olduğunu öğrendi. Kız Kulesi bu olaydan sonra tekrar faaliyete
geçti.Orada hasta olduğu söylenerek yarısından fazlası ölen insanlardan haber
çıkmadı. Ya gazetecilere anlatarak olayları tekrar yaşmak istemediklerinden ya
da olaylar saklandı. Bu arada Okan ve Senem ayrılma kararı verdiler ve Senem
İzmir’e döndü. Nermin Hanım’la Okan arkadaşça hala görüşüyorlar. Bir de artık
hiç kimse artık Kız Kulesi ve Kolera’dan konuşmak istemiyor. Maalesef Okan’ın iş ortağı Emre Narlı koleradan
kurtulmuştu ama psikilojik olarak kötü olduğundan kendini dördüncü kattan aşağı
attı. Yaşıyor ama felç kalmış. Okan
artık vapurun o sis düdüğünü duyduğunda kulaklarını kapıyor. Çünkü Kız
Kulesi’nin sahip olduğu birçok sırrıyla yalnızlığına ortak olduğu için utanç
duyuyor ve o günleri hatırlamak dahi istemiyor.
Okan
daha geniş bir araştırmaya başladı. Hele de o gazete haberi ve Uluç’tan aldığı
CD ‘yi dinledikten sonra. Babasının ölüm nedeninin gıda zehirlenmesine bağlı
kalp krizi olduğunu öğrendiği vakit bu
arada da iş ortağı Emre‘nin en son 1893 yılında meydana gelen kolera
hastalığına tutulduğunu öğrendi. Artık kafasında bir şeyler belirmeye
başlamıştı. En son 1893 yılında kaybolup gitmiş kolera günümüzde yine ortaya
çıkmıştı. Bu arada komşusu Çetin Ermiş’ten yardım alıyordu. Adam dünyada bir
asır devirmiş, bilgili bir adamdı. Ona 1893 salgını ve daha neler neler
anlatmıştı. Okan kendi de bu salgını araştırdı. Bu arada bir profesörden –
NERMİN Pak’tan – yardım aldı. Profesörle ilk konuşmalarından sonra evine
giderken yolda kaza olduğu için geç gitmişti ve apartmanın önünde polisleri ve
sonrasında Çetin Ermiş’in öldürüldüğünü öğrendi. Onunla en son konuşan Okan
olduğundan baş komiser Erkan Yener onun ifadesini aldı. Bu olaydan çok geçmeden
Sapanca’daki evlerine bakması için görevlendirildiği adam Salih – aslında adı
YASİN AKGÖL imiş. – ‘in öldürüldüğünü ve hatta Çetin Ermiş gibi aynı
eziyetlerle öldürüldüğü bulgularına ulaşıldı. Okan bu olaylarla artık sırların
aralanmasını istiyordu. Uluç’un evine gitti. Uluç evde değildi. Bir komşusuyla
tanıştı. Adı Mehmet Sarı. Adamdan Uluç’un Fransa’ya gittiğini ve Fetih
Fenerci’nin onun gerçek babası olmadığını öğrendi. Sapanca’daki cinayetle
ilgilenen komiser NİHAT Anar’dan ERKAN
Yener’e haber gelmiş ve cinayetlerin şu Okan’ın çocukluk arkadaşı BATUR KORU ‘da kesiştiğini
söylemişti. Ertesi gece yapılan operasyonda Okan çocukluk arkadaşını vurmuştu.
Çünkü Okan onu vurmasa arkadaşı onu vuracaktı.Erkan Batur’un dükkanında bazı
ipuçları bulduğunu belirtti. Bir liste vardı. Bu listede Fetih Fenerci, Faruk
Doğa, Çetin Ermiş, Yasin Akgöl,Okan Doğa ve Madam Sari yazıyordu. Ölenlerin
ismi çizilmişti.
ROMANIN KAHRAMANLARI
ASIL KAHRAMANLAR
OKAN DOĞA
Otuzlu yaşlarda, yeşil gözlü, kumral ve boyu 180
boylarında.Yükseköğrenimini babasının isteği üzerine Dokuz Eylül Üniversitesi
Fotoğrafçılık bölümünde görmüş. Şu anda İstanbul Kadıköy’de ortak
bir fotoğraf stüdyosu var. İstanbul’a iki sene önce yerleşmiş, İzmirli.
Tasavvuf ve tarihe ilgili.Meraklı ,
azimli, kararlı. Hayatında gelişen olaylarda çabucak tedirginleşebiliyor. Bu
durum fiziksel ve ruhsal olarak çökmesine neden olabiliyor.Okan düşünerek
karşısındaki insanın duygularını ölçüp tartarak konuşur. Geveze değildir. Bir
de arabasının markası TOYOTA .Büyük Çamlıca’da oturuyor.
ULUÇ FENERCİ ( MİRADOR )
Hemen hemen Okan ile aynı boylarda, boyuyla tezat bir
sıskalığa sahip ve duruşu da hafifçe kambur. Önüne kadar uzamış saçlarından
rahatsız olduğundan sürekli başıyla sallanıyor.
Psikiyatr ve Fransız Lape ( orijinal adi La Paix ) hastanesinde
çalışıyor. Gerçek babası Fetih Fenerci değil LACH SOLEİL örgütünün günümüzdeki
başlarından biri MARC MİRADOR. Onu küçükken Fetih Fenerci’ye vermiş. Uluç bu
yüzden babasından nefret ediyor. Ama amcası Andre ile görüşüyor. Okan’ın aksine
düşünmeden ve ağzına geleni konuşan biri. Doktor olduğundan çevresi geniş yani
iletişime iyi geçebilen biri.
YARDIMCI KAHRAMANLAR
Faruk Doğa
Okan’ın babası. LACH SOLEİL ‘ e üye olmuş. Ama bazı
olaylardan sonra üyeliği bıraktığı için öldürülmüş.Mesleği fotoğrafçılık.
Yıllarca Sapanca’da Kırkpınar’daki evinde yaşamış ve orayı
fotoğraflamış.Günümüzden yaklaşık on yedi yıl önce emekli olmuş ve Sapanca’ya
yerleşmiş. Ayrıca resim yapmayı da seviyor. Mektup yazmayı seven ve gizemlerle
dolu biri.Kendi hırsı yüzünden çocuğunun ölmesine sebep olan ve bunu ailesinden
saklayan biri. Herkes gıda zehirlenmesi ve ardından mide kanaması yüzünden kalp
krizi geçirdiğini sanarken o kolerayla
öldürüldü.Mantığıyla hareket eden biri ve bu yüzden gerçekleri ve batıl
inançları kapının ardına ittiğini söylüyor. Okan’a bıraktığı bir mektupta.Yalnız
kalmayı seviyor.
BEKÇİ FETİH FENERCİ
Uluç ‘un üvey babası. O da Faruk Doğa gibi LACH SOLEİL ‘ e
üyeydi ve onun gibi öldürüldü. Kız Kulesi ‘nde yaklaşık otuz yıl bekçilik yapmış. Babasından kalan Hasköy’deki
evde oturuyor. Günümüzden yaklaşık on beş yıl önce emekli olmuş ve Kız
Kulesi’ne bir daha adımını atmamış. Bunun nedenini Uluç dahil kimse bilmiyor.
Bekçi lakabı Kız Kulesi’ndeki görevinden
değil babasının da Kız Kulesi’nde bekçi olmasından geliyor. Babası Kız
Kulesi’nde bekçiliğin yanı sıra deniz feneriyle ilgilenmiş ve fener
gardiyanlığı yapmış. Bekçi yetmiş beş yaşındaydı ve sık sık hasta olmazdı. Eşi
bir yıl önce kalp krizinden öldükten sonra her şeyi boşlamış ve ölmeden önce
son bir ay ölümden söz etmeye başlamış.Bendir çalmayı severmiş ve sıkıntılı
olduğu zamanlarda elinden bırakmazmış.
SENEM OKUR
Okan’ın nişanlısı. İzmir’de doğmuş. Ama İstanbul’da Okan’ın
yanında oturuyor. Ayrıca İstanbul’da bir üniversitede öğretim üyesi.Kafasına
yerleştirdiği şeyi gerçekleştirmek için elinden geleni yapan ve bir kişinin
yalan söylediğini anlayabilecek kadar dikkatli bir o kadar da kurnaz biri.
Buğday tenli bir ten rengine, omuzlarına kadar uzanan kahve tonlarında dalgalı
saçlara, zayıf ve ince bir vücuda ve uzun boya sahip.Annesi ve babası edebiyat
öğretmeni olduğu için kitap okumayı çok seviyor ve Sait Faik hayranı. Ama
edebiyatı bu kadar çok sevmesine rağmen iktisat bölümünü okumuş ve şimdi de
iktisatla ilgili bir mesleği yapıyor.
NERMİN PAK
Okan onu bir
makalenin altında olan imzasından önemli işler yaptığını görünce ondan yardım
almak istedi. İstanbul Üniversitesi’nde profesör ve doçent. Uzun ve kızıl
saçları, oval çerçeveli gözlükleri var. Bir olay karşısında tedirgin olduğunu
gizlemeye çalışsa da samimiyetsizlikten hoşlanmadığından bunu pek başaramıyor.
Olaylar onun ruh halini nasıl etkiliyorsa olduğu gibi yansıtıyor. Çevresi çok
geniş. Okan’a bir gecede kocaman bir dosyada bir bilgi yığını göndermişti
kolerayla ilgili. İşten güçten evlenmeye vakti olmamış. Hafızası kuvvetli,
beyninde çok fazla bilgi olmasına rağmen. Bilmem kaç yıl önce olanları çok iyi
hatırlıyor en ince ayrıntısına kadar.
EMRE NARLI
Okan’ın iş ortağı ve arkadaşı. Aynı zamanda Fetih
Fenerci’nin adresini falan bulmak yardım eden kişi. Uluç ile de az da olsa
tanışmışlığı var. Her ne olursa olsun arkadaşının yanında ve özgüvenli biri.
Ama koleraya yakalandıktan sonra ölüm araya girince özgüvenden maalesef eser
kalmadı. Zaten dayanamadı ve kendini dördüncü kattan attı ve şans ona güldü bir
şey olmadı. Fiziksel olarak iyi ama psikolojik olarak dağıldı. Ama çevresindeki
herkes toparlanabileceğini düşünüyor Okan dahil. Kitapta fiziksel özelliklerinden
çok az bahsetmiş. O da Okan boylarında. Kumral.
Fotoğraf çekmeyi seviyor ve Okan ile işlerinde reklam
çekmeye falan başlıyorlar.
ERAY
NARLI
Emre’nin kardeşi. Küçük olumsuz bir durumda kendi kendini
yiyip bitiren, panik yapan biri. Başka tabirle kendi kendini üzüyor.
ZEYNEP NARLI
Emre ve Eray’ın annesi. Okan’ı kendi oğlu gibi seviyor. Yaşı
elli civarlarında muhtemelen. Hayatı hüzün dolu geçtiğinden yüzlerinde çizgiler
oluşmuş. Hüzün dolu çizgiler…
EKREM NARLI
Emre ve Eray’ın babası. Ailesine bağlı bir adam. Oğlu Emre
koleraya tutulduğunda çok üzülmüş ve hastanede beklemişti.
DEFNE KESKİN
Senem’in arkadaşı. Süslü püslü biri. 29 yaşında.
Mecidiyeköy’ de bir güzellik ve bakım salonu var. Annesi İngiliz. Babası Türk.
Beline kadar uzanan saçlarıyla havalı gözükür.
Kendinden emin tavırları ve burnunun dikine gitmesi öne
çıkan karakteristik özellikleri. Parası olan her İstanbul kadını o da her hafta
sonu ne yapacağını şaşırır, bütün İstanbul’u yeniden gezerdi. Moda’da
oturuyor.Yemek yapmayı seviyor ve güzel de yapıyor.
GÖKHAN DOĞA
Okan’ın abisi. Babasının hırsı yüzünden Çanakkale’de denizde
boğulmuş. Babasının yalanıyla Sapanca’da öldüğü süsü verilmiş. Annesi ve Okan o
sırada İzmit’te olduklarından hiçbir şeyden haberleri yokmuş.
ŞÜKRAN DOĞA
Okan’ Gökhan’ın annesi. Bir kız kardeşi var bahsedilen. Ama
Almanya’da yaşıyormuş. Gökhan öldükten sonra onun acısıyla yaşamaya çalışmış
ama olmamış. Oğlunun ölümünden üç yıl sonra o da oğlunun yanına gitmiş.
ERHAN BEY
Defne ve Senem’in Okan için getirdiği ünlü bir psikiyatr.
Sadece bir bölümde adı geçtiği için karakteristik ve fiziksel bir özelliği verilmemiş.
ÖZDEN NEHİR
Faruk Doğa’nın hemşiresi. Faruk Doğa’nın hastanede yattığı
vakit kargoya verilmesi gereken ama o öldükten sonra gönderilmesi gereken bir
paket varmış. Bu paketi o vermiş.
DR. ADEM KILIÇ
Okan’ın arkadaşı Emre kolera yüzünden hastaneye
yatırıldığında onunla ilgilenen doktor. Her nedense VİBRİO COLERA teşhisini
koymasına rağmen hasta yakınları dahil kimseye duyurmayan doktor.;Kırk beş-
elli yaşarında görünüyor.Orta boylu ve göbeği var. Ucu yuvarlak bir burnu
,büyük çerçeveli bir gözlüğü ve ense köküne kadar beyaz saçları var.
. DR.
VOLKAN YAZAR
Okan’la yaşıt. Amatör olarak yüzme ile ilgileniyor. Ayrıca
tarih,sanat ve fotoğrafçılığa ilgi duyuyor. Her şeyin en iyisini bildiğini
sanan tiplerden. Faruk Doğa’nın Üsküdar’daki özel bir hastanede yatarken onunla
ilgilenen doktor. Altunizade’de oturuyor. Babasının ölüm haberini de Okan’a o
vermiş.
MAHİR KAYALI
Aslen İstanbullu olsa da
yıllardır Sapanca’da yaşıyor. Semtte tanınan ama şöhreti iyi olmayan bir
emlakçı. Kısa boylu, şişman, tombul yanakları var. Kitapta geçen Okan’ın
komşusu Çetin ermiş’in Okan’a anlattığı hikayede İhsan Efendi’nin torunu. LACH
SOLEİL örgütüne üye. O da Faruk Doğa gibi bir yıl önce kalp krizi geçirmiş.
Baskın bir karakteri var. Her istediği olsun istiyor.
RASİM KAYALI
Yetmiş beş yaşında. Hala
sağlıklı. Fotoğraf çekmeyi seviyor. Yetmiş beş yıldır Üsküdar’da yaşıyor.
Şemsipaşa Kütüphanesi’nde çalışıyor. Abisi MAHİR KAYALI ‘nın zoruyla LACH
SOLEİL örgütüne üye. Hiçbir zaman kötü olmak istememiş. Hep zorlanmış,ezilmiş.
Kitabın sonunda özgüven patlamasıyla birlikte Okan’a yardım ediyor.
MARC MİRADOR
Altın Saçlı Güneş- Phoibos resmini ilk çizen kişinin torunu.
Bir abisi var. LACH SOLEİL ‘İn günümüze kalan başlarından biri. Kolera
vasıtasıyla Kız Kulesi’ni ele geçiren abisinin karakteriyle zıt kötü biri.
Marsilya’da yaşıyor ve kendi halinde bir antikacı olmasına
rağmen bu sırlar onu kötüleştirmiş ve örgüte üye yapmış. İçinde bir zerre
merhamet kalmayan , hamile bir kadına acımayan bir insan. İnsan denilebilirse
tabi.
DR. MARCEL MİRADOR
Altın Saçlı Güneş- Phoibos resmini ilk çizen. Marc’ın
dedesi. 1893 yılındaki kolera salgınında Pasteur Enstitüsü’nde çalışan bir
doktor olarak İstanbul’a gelmiş. Kız Kulesi o zaman muayene yeri olarak
kullanılıyormuş. Dr. Mirador da oraya giderken boğulmuş ve ölmüş. Ama
öldürüldüğü düşünülüyor.
ANDRE MİRADOR
Marc’ın abisi ve Dr. Marcel ‘in torunu. Dedesinden sonra
Altın Saçlı Güneş- Phoibos resmini o çizmiş.
Kardeşi tarafından bu resim çalınmak istenmiş. Bu yüzden kardeşi birçok
kez evine gelmiş normalde adımını atmadığı halde.
Andre Marc’dan on yaş büyük .
Resim yapmayı seviyor. Bir Fransız. Bu yüzden Uluç iş
yüzünden Fransa’ya gittikçe dostluklarını ilerletmişler.
KONT
Doğa ailesinin Sapanca’daki Sivas Kangal cinsi, iki
yaşındaki köpekleri. Okan onu çok sevdiğinden ona bakması için bir esnafa
emanet ediyor. Hayvanların hikayede her zaman yeri vardır.
ÇETİN ERMİŞ
Okan’ın komşusu. Yetmiş
yaşında, artık hayattan soğumuş evden çıkmayan biri. On iki sene önce karısını
mide kanserinden kaybetmiş. Karısıyla on üç yıl evli kaldık.Osmanlıca biliyor.
Batur Koru tarafından eziyetler edilerek öldürülüyor. Hem de Okan ile bütün
gece dertleştiği geceden bir gece sonra.
BURHAN KORU
Batur Koru’nun babası. Batur babasını çok sevdiği için geçen yıl Almanya’da trafik kazasında ölen babasının ismini kendi kitabevine vermiş.
Batur Koru’nun babası. Batur babasını çok sevdiği için geçen yıl Almanya’da trafik kazasında ölen babasının ismini kendi kitabevine vermiş.
BATUR KORU
Gökhan ile aynı yaşta.
LACH SOLEİL ‘ e üye değil ama yıllarca Mahir Kayalı tarafından kandırılmış ve
örgüte çekilmiş. Bu yüzden her dediklerini yapıyor. Resmen beyni yıkanmış. Son
istenen şey bazı isimlerin öldürülmesiydi. Faruk,Okan Doğa ; Çetin Ermiş, Yasin
Akgöl, Fetih Fenerci, Madam Sari. Bu isimlerin Okan ve Madam Sari dışındakileri
öldürdü. Ama sonunda Okan tarafından bilmeyerek de olsa nefsi müdafaa şeklinde
öldürüldü.
YASİN AKGÖL ( SALİH )
Herkes o ölmeden önce adını Salih diye biliyor. İstanbullu
olmasına rağmen Tokatlı olduğunu söylüyor. Ferhat Bey tarafından Okan’a
Sapanca’daki eve bakması için öneriliyor bahçıvan olarak. Okan kabul ediyor ve
orada çalışmaya başlıyor. Çok geçmeden Batur tarafından Çetin Ermiş’e yapılan
eziyetlerin aynısıyla bir sandalın üzerinde öldürülüp denize atılıyor.Otuzlu
yaşlarda, kısa boylu, zayıf biri. İşe girmeden önce yine Sapanca’da Güldeste
Evleri diye bir yerde bahçıvanlık yapıyormuş.
FERHAT HAS
Okan’ın on yıldır
tanıdığı Sakarya ve Kocaeli bölgesinde havuz işleri yapan biri.Havuz inşası ve
kimyasalları satışının yanında, ciddi bir teklif gelirse boya işi de
yapıyormuş. Güvenilir bir esnaf. Okanların evinin boyasını da o yapmış.kırk üç
yaşında ve yaşından oldukça genç gösteriyor. Sapanca’nın yerlilerinden.herhangi
bir yükseköğrenim görmemesine rağmen bilgi birikimi yüksek ve insanlarla
iletişime iyi geçen biri.
SELÇUK
Okan’ın bir müşterisinin önerisi ile yanına aldığı,
yirmi yaşında, fotoğrafçılığı öğrenmeye çabalayan bir üniversite hazırlık
sınıfı öğrencisi. Emre ve Okan ‘ a değer veren biri.
ELİF DAĞ
Okan’ın nişanlısı
Senem’in çalıştığı fakültede bölüm başkanı. Doktorasını Paris’te yapmış.
Fransızca’yı az çok biliyor. Fakültede doçent. Otuzlu yaşlarda, kısa kesimli
sarı saçları, yuvarlak ve ince çerçeveli gözlükleri var. Minyon, kumral tenli.
Resmiyetten hoşlanmayan, samimi biri.
YENGEÇ
Asıl adı kitapta geçmiyor. Çetin Ermiş’in emirleri üzerine
Okan Çanakkale’ye gittiğinde ona yardım ediyor. Kitabın sonunda da Kız
Kulesi’nde bulunuyor ve yine yardımını eksik etmiyor.
MEHMET SARI
Uluç’un komşusu. Güler
yüzlü ve samimi biri. Uluç’un evinin karşısındaki iki katlı sarı evde oturuyor.
Uluç’u iyi tanıyan biri.
Sigara kullanıyor.
Kırklı yaşlarında , şapka kullanmayı seviyor.
ERKAN YENER
Çetin Ermiş cinayetiyle
ilgilenen İstanbul’daki başkomiser. Okan’a kolera ve Kız Kulesi hakkında
yardımlarını esirgemeyen ve bu uğurda ölen biri. Muhtemelen Okan yaşlarında.
NİHAT ANAR
Yasin Akgöl cinayetiyle ilgilenen Sapanca’daki komiser.
YUSUF KÜSKÜN
Üsküdar
Tebhirhanesi’ndeki bekçi.
OKTAY KUTLU
Erkan’ın Kız Kulesi’ne girmek için Kıyı Emniyeti’nden bulduğu polis.
İHSAN EFENDİ
Çetin Ermiş’in
babaannesini seven zaptiye memuru.
MADAM SARÎYE
Ermeni , lakabı alim,bir
Türk olan ilk eşi öldükten sonra Müslüman olmuş. Yaşlılığında kendini büyüye ,
batıl inançlara kaptırmıştı.29 Ağustos 1979 da vefat etti.
MADAM SARÎ
Bir asırdır hayatta. Kül
rengi saçları , omuzlarında siyah bir şal, kısacık boyu var. En fazla kırk
kilo. Kitabın sonunda Okan’ı ve diğerlerini o kurtarıyor.
RAUF
Çetin Ermiş’in dedesi.
Mesleği marangozluk. Güçlü, kuvvetli, boylu poslu bir adammış.
KAZIM EFENDİ
Rauf’un babası.
NALBUR MEHMET EFENDİ
Tanınmış bir esnaf.
Kazım Efendilerle aynı mahallede oturuyorlarmış.
LÜTFİYE HANIM
Nalbur Mehmet Efendi’nin
kızı.
DR. CHANTEMESSE
Tebhirhanelerin açılmasını sağlayan kişi.
ROMANIN MEKANLARI
MEKANLARIN FİZİKSEL ÖZELLİKLERİ
Geniş Mekan : İstanbul, Sapanca ve Çanakkale
Dar Mekan : Okan’ın, Defne’nin, Uluç’un, Emre’nin,Faruk Doğa’nın, Çetin
Ermiş’in, Erkan Yener’in, Volkan Yazar’ın evi. Kız Kulesi, Üsküdar
Tebhirhanesi, Hastane.
MEKANLARIN OLAYLARIN GELİŞİMİNE ETKİSİ
Geniş Mekan :Çetin Ermiş’in ve Faruk Doğa’nın evi. Çünkü iki evde
sahiplerine psikolojik olarak iyi geliyor.
Dar Mekan : Okan’ın ve Uluç’un evi. Çünkü iki evde sahiplerine
psikolojik olarak iyi gelmiyor.
ROMANIN ZAMANI
KRONOLOJİK ZAMAN
1831 : Kız Kulesi ilk defa
kolera salgının ortasında yer aldı.
1893 : İkinci kez kolera
salgını kendini gösterdi.
1894 : Pasteur Enstitüsü’nden
yardıma gelen Dr. Marcel Mirador esrarengiz bir şekilde öldü. Ayrıca Üsküdar
Tebhirhanesi hizmete girdi.
1908 : İstanbul halkı bir
kolera salgınıyla daha yüz yüze geldi. Bu kolera salgınında İhsan Efendi’nin
parmağı vardı.
2015 : Yıllar sonra çok gülünç
bir şekilde Kız Kulesi koleraya teslim oldu.
ZAMANDAN GERİYE DÖNÜŞ
1- Çetin Ermiş, Okan’a
dedesinin ve babaannesinin hikayesini ve 1908’deki kolera salgınını anlatıyor.
2- Nermin Pak, Okan’a daha
önceki yıllarda olan kolera salgınını ve Kız Kulesi’ni anlatıyor.
3- Madam Sari, Okan’a
annesinin yaşadıklarını anlatıyor.
4- Erkan Yener, Okan Batur’u vurduktan sonra birkaç gün önce
olanları anlatıyor.
OLAYI ANLATAN KİŞİ (
BAKIŞ AÇISI )
Bu romanda olayı anlatan
kişi kahraman
anlatıcıdır. Bu kahraman OKAN DOĞA ‘ dır.
ROMANIN DİL VE ANLATIM
ÖZELLİKLERİ
Okuduğum romanda yazarın gizemlerle dolu
cümleleri ve kelimelerle oynayışı beni çok etkiledi. Benim için bir romanda
anlamını bilmediğim kelimelerin olması benim ilgimi daha çok çekiyor. Bu
kitapta geçmişle ilgili anlatımlara ve
yaşlı insanların konuşmalarına çok yer
verildiği için anlayamadığım hatta telaffuz bile edemediğim birçok
kelime oldu. Yazarın ilk kitabı olmasına rağmen bence dili kullanmadaki
becerisi bir patlak vermedi. Dili romanın içindeki olaylar karışık olmasına
rağmen yalın ve sade olduğundan
olabilir belki nedeni.
ROMANIN TÜRÜ
Bir romanın türü ,
romanda işlenen olayların en belirgin yönüne göre değişir. İllet romanında
olaylar etrafında sürekli olarak bir gerilim ve gizem var. Bu yüzden bu roman
gerilim ve gizem romanı diyebiliriz.
ROMANIN ANA FİKRİ
Bir romanın ana fikrini
genellikle yazar okuyucuya sezdirmeye çalışır. Bu romanda öyle. Bu romanda
benim sezdiklerim bir insan hayatta herkese güvenebilir. Ama illa ki bir gün
herkesin riyakar olabileceğini de unutmamalıdır. Çünkü çevrendekilere çok fazla
güvenirsen bir yerden sonra onların sana kötü hiçbir şey yapamayacağını
düşünürsün. Ama gerçek hayat acımasızdır ve herkes gerçek hayatın cazibesine
kapılıp bencil olabilir.
YAZAR HAKKINDA
Serdar Yıldız,1983'te Adapazarı'nda doğdu. İlk ve orta
öğrenimini Sapanca ‘da tamamlayıp Kocaeli Üniversitesi
Elektrik Eğitimi bölümünden mezun oldu. Yazın hayatı boyunca edebi
fikirleri ve kendine yakın hissettiği kurgu türlerinde, özellikle
fantastik-bilimkurgu türlerinde onlarca öykü yazdı. Öyküleri çeşitli ortamlarda
yayınladı. Şu an ise, kurucuları arasında yer aldığı Ölümsüz Öyküler başta
olmak üzere farklı edebi sitelerde öyküleriyle birlikte kitap incelemelerini de
yayınlıyor. İllet, yazarın ilk romanıdır. Troya üzerine kurguladığı ikinci
romanı için çalışmalarını sürdürüyor. İstanbul'da yaşayan yazar, burada aynı
zamanda öğretmenlik mesleğine devam ediyor.
ROMAN HAKKINDA ŞAHSİ
GÖRÜŞLER
Romanın ödev için de olsa gizem ve gerilim türünde olması
daha ilgi çekiciydi. En azından benim için. Romanın ana kahramanı Okan’ın
tedirginlik içinde olayları anlatması ve yazarın dilinin her karışıklığın
içinde yinede yalın olması sevdiğim bir yönü oldu. Bu roman bana yaşadığım
şehri çok fazla hatta hiç tanımadığımı öğretti. Kız Kulesi’ni her zaman
romantizm dolu bir yer olarak gören ben artık böyle düşünmüyorum. Bilmiyorum,
galiba kitap beni oldukça etkiledi. Bir yazarın bir kitap için türlü zahmetlere
girip, – mesela bir profesöre attığı maile karşılık almasaydı romanı
yazmayacaktı – araştırma yapması da beni
ve kitaba duyduğum ilgimi olumlu yönde etkiledi. Romanda kötü bulduğum yanlar
asıl kahramanlardan biri Okan’ın
kitaptaki tedirgin dolu halleri.
Mesela bazı olaylarda vazgeçmeyeceğini söylüyor ama en ufak bir şeyde
psikolojisi darmadağın oluyor. Belki bu ilgiyi çekmek için yapılan bir şeydir.
Ben bilmiyor olabilirim ama ben Okan’ın o hallerini kitapta sevmedim. Bence bu
kitap bir yandan ders verirken bir yandan da okuyucuların kendinde bir şeyler
bulmasını sağlıyor. Zaten iyi bir okuyucu her kitapta kendinden bir şeyler
bulmaz mı?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
























