28 Şubat 2015 Cumartesi

Orataokul Öğretmenlerime Ziyaret Maalesef bilgisayarımda sorun var ve zor da olsa telefonun o eşsiz klavyesiyle yazmaya çalışıyorum.En üstteki fotoğrafta gördüğünüz sekizinci sınıfta tanıştığım inkılap öğretmenim. Çok canayakın ve komik biridir. Bu yüzden sevdiğim ve özlediğim öğretmenlerim arasında.Tarihi ve geçmişi bana sevdiren odur. Şu kabusumuz TEOG sınavına hazırlanırken bile bizi güldürmeyi başarırdı. Yeni öğretmen liğine ve meslekteki tecrübesizliğine ragmen çok sakin ve istikrarlıydı. Bu oma saygı duymak için sıralayabileceğim sebeplerden biri. Derslerde bazen yorulduk. Bazem istekli bir şekilde derse geldik ama her iki durumda da bize ayak uydurmayı başardı. Okulda sevilen bir öğrenciydim. Matematikte iyi olmadığım için derse ilgim kötü olsa bile matematik öüretmenim tarafından sevilmem bunu kanıtlıyordu. Hafta sonu okulda kurs olduğunu biliyordum. Haftasonu okula gittiğimde birden Murat Hocamla karşılaştım ve onu ziyarete gelmeme ragmen ummadık bir anda kariıma çıkınca dondum kaldım. Bana anılarımı anımsattı onu görmek. Bu arada o da beni görmüş ve selam vermişti. Ben de kendimi toparlayıp selam verdim vve sohbet ettik. Bana lisenin zor ama hayatımın en güzel dönemleri olduüunu söyledi. Baktım sohbet uzuyor diğer öğretmenimin etüt merkezindeki dersinin bitme saatinin yaklaitığını farkettiğimi söyleyip okuldan çıktım. Etüt merkezi bir bilemedin iki kilometre uzaklıktaydı. Yetişmek için hızlı yürüyordum. Yetişemesemde bir şey olmazdı,  önceden watsapptan haber vermişti.  Beni bekleyecepini söylemişti. Ben böyle düşünürken varmıştım etüt merkezine.Yetişmiştim. Dersin bitmesine on dakika vardı. Ben de bu arada soluk soluğa kaldığım için dinlenme fırsatını yakalamıştım. İkinci fotoğrafta gördüğünüzde üç yıl boyunca sınıf ve türkçe öğretmenimdi. Karma olmasına ve benim başka sınıfa düşmeme rağmen "Ben kızımı bırakmam. " diyip başka sınıfa gitmemi engelleyen, çok sevdiğim ve ilerde onun gibi bir öğretmen olmak istediğim, yran olduğum kişi. Lisede de talihsizlik olup meslek lisesine yerleştirildiğimde ve tercihler sırasında da beni bırakmamış, yanımda olmuştu. O zorlu dönemde ailemden sonra beni motive eden ve bende kendini gördüğüni söylemişti. Benim gözümde Mahir Hocam ideallerimin ilham kaynağıdı. Yanına gittiğimde  beni sıcak bir gülümsemeyle karşıladı. Ben önemli bir şey olmadığını ayaküstü konuiabileceğimizi söylememe rağmen sonunda bir odaya geçmiştik. Edebiyat proje ödevim için geldiğimi biliyordu. Hemen ardım edebileceğini söyledi. Blog azarlığı yaptığımı ve sadece bu hafyaki konum için fotoğrafa bir de viraz sohbete ihtiyacım olduğunu söyleyince, " Vayy, kızım beni geçmiş, bir de yazar olmuş. " dedi. Ben kızardığımı hissedebiliyordum. Ben sürekli övülmekten hoşlanmazdım. Maalesef Mahir Hocam beni fazlasıyla tanıyor ve bu ayrıntıyı biliyordu. O gün fazlasıyla duygusallaşmıştım. Arkadaşlarım ve öğretmenlerimle görüşüyorduk ama ben yinede okul sıralarında olduğum günleri özlüyordum. O cumartesi günü çok iyi bir hatıra olarak kalacaktı. Ben böyle eskileri hatırlamayı çok seviyordum.

10 Şubat 2015 Salı

KÜRESEL ISINMA
      Sizce nedir küresel ısınma? Herkesin bunun ciddi bir konu olduğunu bildiği fakat nedense engellemeye bile çalışmadığı dünyamıza zarar veren şey? Neden yaşadığı evreni kendine bir bataklığa çevirir insan? Aslında herkes küresel ısınmanın kendimize ve çevremize zarar verdiğini bilmesine rağmen niçin hala harekete geçmediklerini anlayamıyorum.
      Bence, insanların yaptığı hatalar sonucunda dünya yüzeyinin sıcaklığının artmasıdır küresel ısınma. İnsanların bu konuda olan az bilgisi! bunu nezaketen söylüyorum, çoğu kişinin hiçbir bilgisi yok! yol açıyor küresel ısınmaya. Aslında insanların yaptığı birçok şey yüzünden bugün biz bu haldeyiz. Her geçen gün yeryüzünün sıcaklığı artıyor. Birilerinin artık bu duruma dur demesi lazım. En başta da yeni neslin. Geleceğin yetişkinlerinin küresel ısınmaya dur demesi gerekirken gençler de tam tersine doğaya zarar veriyorlar.
      Örneğin şu ormanlarımızın, ağaçlarımızın içine yapılan betonarmeler. Ormanlarımızın, ağaçlarımızın yok olması demek oksijenimizin yok olması demek. İnsanların diktiği kat kat binalar bizim oksijen ihtiyacımızı sağlıyor mu? Sonra o fabrika atıkları. Madem bir fabrikan var, karbondioksiti havaya yeterince veriyorsun, bari doğaya zarar verme de atıklarınla insanları zehirleme. Görüyorsunuz ormanlarımızın arasına beton yapılar dikiliyor, oksijenimiz azalıyor. Bu yetmezmiş gibi bir de fabrikatörler doğaya zarar veriyor. İşte bu sıcaklığın artmasının sebebi bütün bunlar.
      Eğer biz bunların önüne geçmezsek bu dünyada yaşayamayız. Kutuplardaki buzullar erir. Buzullar erirse orada yaşayan canlılar tehlikeye gire. Dünyada kara sayımız azalır. Seller ve kasırgalar meydana gelir. Sellerin ve kasırgaların sonucunda nüfusumuz azalır. Yaşadığımız yer adeta bir çöplük haline gelir. Hiç kimse böyle bir dünyada yaşamak istemez değil mi? Herkesin bu soruya evet diyeceğini biliyorum. Peki daha temiz, sağlıklı bir dünyada ‘’ Yaşamak ‘’ için niçin bir şey yapmıyoruz?
      Aşırı sıcaklar yüzünden artık yazın dışarı çıkamaz olduk. Yazın çok sıcak olmasında bir gariplik yok fakat kışlarımızda gereğinden fazla sıcak oluyor. Küresel ısınmanın etkisiyle kuraklık artıyor, iklimlerimizin zamanları değişiyor. İnsanlar kurak bölgede yaşayamadıkları için göç ediyorlar. Hayvanların döngüsü zarar görüyor.
      Sonuçta bu dünya bizim, burayı biz yaşatacağız. Allah’ın bize verdiği bir güzellik bu dünya. Bir düşünsenize diğer gezegenlerde hayat yokken sadece bir gezegende hayat olması çok düşük bir ihtimal. Biz de Allah’ın bize verdiği güzelliği diğer gezegenler ile aynı duruma getirmeyelim. Yaşamımızdan hiçbir zaman vazgeçmeyelim. Bu küresel ısınma denen, bize zarar veren şeyi, durdurmak için çevremizi kirletmemeli, çevremizdeki çöpleri, doğada uzun bir süre yok olmayan geri dönüşüm malzemelerini geri dönüşüme yollayarak ve çevremizdeki herkesin doğaya gönülden değer vermesi ve bu konu hakkındaki çalışmalara katılmasını sağlayabiliriz. Küresel ısınmanın bize ve çevremize zarar vermesini engellemek istiyorsak doğaya karşı daha duyarlı olmalıyız. Aksi takdirde küresel ısınmanın beraberinde getirdiği birçok hastalıktan birine sahip olabiliriz. Hastalıklı bir dünya istemeyiz değil mi?



VAZGEÇMEK
      Hayatımızda silgi ile sildiğimiz ya da beyaz bir perde kadar görmediğimiz olaylar sık sık tekrarlar. Bunların altından gelebileceğini düşünen azimli insanlar kaybetmekten korkmaz. Elde etmek istediği bir şeyi kazanmak için bazı şeyleri kaybetmesi, gözden çıkarması gerektiğini bilir. Ne var ki azimli olamayan kişiler hayatta hiçbir zaman kazanamaz.
      Örneğin; bebekler küçükken gerçekten çok gayretlidirler. Yetişkinlerin yapamadığı gayreti gösterirler. Yürüme çağına gelirken sürekli emekleyerek çalışırlar. En sonunda vazgeçmedikleri için yürürler.
      Bence azmin başarıyla birleştiği bir örneği çok yakınımızda görüyoruz. Bu örnek öğretmenlerimiz. Çünkü başarılı oldukları kadar azimliler de. Zaten böyle olmasaydı bizi eğitebilecek kapasitede de olamazlardı.
      Aslında istediğimiz, uğruna kazanmak için savaştığımız şeyleri günlük hayatımızda biraz daha geri planda tutabiliriz.
      Örneğin; ‘’ Gümüş Patenler ‘’ kitabını duymuşsunuzdur. Hikâyede iki fakir çocuğun tek isteği vardır: ‘’ Bir zamanlar olan paralarını, paten kaymayı ve trafik kazasında zihniyetini kaybeden babalarını geri kazanmak. ‘’ Ama onlar hiçbir zaman vazgeçmiyorlar. Bir yandan çalışıp bir yandan öğrenimlerine devam ediyorlar. Anneleri ile hayata tutunmaya çalışıyorlar. Sonunda hem çok sevdikleri pateni yeniden kayıyorlar hem babalarına hem de paralarına kavuşuyorlar. Hiçbir şeyden korkmayıp başarıya ulaşan bu iki çocuk bu hikâyede cesaretlerini, başarılarını ve vazgeçmeme duygularını ortaya koyuyorlar.
      Kaybetmekten korkan insanlar hiçbir zaman başarıya ulaşamazlar. Kazanmanın formülünü çözemezlerse mutlu olamazlar. Ya da formülü bulsalar da ilk denemede başarısız olunca pes ederlerse hem başarıya hem mutluluğa ulaşamazlar. Bu da her insanın istemeyeceği bir durumdur.




 BAĞIŞLAYAN MİLLETİMİZ
      Çanakkale Savaşı’nın tarihi belirlendiği sıralarda Seyit Onbaşı karmaşık duygular içerisindeydi. Bütün askerler soğuktan tir tir titrerken Seyit Onbaşı soğuğu aldırmıyor, sadece Çanakkale Savaşı’nın sonucunu merak edercesine düşünüyordu. O sırada Ali Çavuş geldi. ‘’Seyit Onbaşı anandan bir mektup var, buyur al. ‘’ dedi. Mektupta şunlar yazıyordu:
                                                                                                                                      10.03.1915
Benim kınalı kuzum Seyit;
Seni o kadar çok özledim ki anlatamam. Sana bir kazak ördüm. Yün ipinden. Cephe şimdi soğuk olur üşütme, hastalanma. Duydum ki Çanakkale Savaşı’na bütün ordu katılacakmışsınız. Ben seni oraya vatanın için savaş, gerekirse şehit ol diye gönderdim. Senin vatanını ne kadar sevdiğini çok iyi bilirim. Vatanın senin için her şeyden önemli.  Şimdilik bu kadar yazıyorum. Ama şunu iyi bil ki şehit olursan hiç üzülmeyeceğim. Tam tersine seninle daha çok gururlanacağım. Kendine iyi bak oğlum.
                                                                                                                                               ANAN…
      Seyit bunları okuduktan sonra çok duygulandı ve kendini tutamadı, ağladı, ağladı. Çavuş tekrar geldi. Orada bulunan askerlere:
     ‘’ – Komutan sizleri çağırıyor, haydi gelin. ‘’ dedi. Seyit ve diğer askerler hemen gitti. Komutan:
      ‘’ Büyük bir taarruz öncesi çok sıkıntıdayız. Asker eksiğimiz var. Bunun için bir çare bulamadık. Sizin görüşleriniz nedir ? Söyleyin bakalım. ‘’
dedi. Seyit hemen atladı:
‘’ – Köylerde birçok kişi var, onlar da isterlerse buraya gelebilirler. ‘’
dedi.  Komutan bu fikri beğendi. Hemen yakın köylere haber saldı. Birçok yaşı gelmemiş genç şehit olmak için gönüllüydü..Komutan, o küçücük çocukların gözlerindeki parıldayan ışığı gördü ve hepsine birer birer teşekkür etti. Savaş günü geldi çattı. 18 Mart sabahı bütün hazırlıklar bitmişti. Tabi askerlerin su ve yiyecek ihtiyacını saymazsak. Seyit anasına son mektuptan sonra bir mektup göndermişti. Anasından yiyecek ve su istemişti. Anası 14-15 yaşlarındaki iki çocuktan harp yerine bu azıkları götürmesini istedi. Çocuklar ‘’ ÇANAKKALE ‘’ sözünü duyduktan sonra hemen yola koyuldular. Çocuklar harp yerine vardığında saat öğlen on iki sularıydı. Anası .çocuklara Seyit Onbaşı’yı bulmalarını söylemiş ve ardından yiyecekleri ona vermelerini söylemişti.Çocuklar bir iki askere sorduktan sonra Seyit’i buldular. Seyit:
‘’ – Ne işiniz var burada, sizi kim neden gönderdi? ‘’ dedi. Çocuklardan biri:
‘’ – Anneniz bu azıkları tüm askerlere gönderdi. ‘’ diyerek askerlere baktı. O sıralarda Çanakkale’nin çevre köylerinde kıtlık yaşanıyordu. Seyit çocuklara sordu:
‘’ – Siz ne zamandır yemek yemiyorsunuz? ‘’ dedi. Çocuklar başları önde:
‘’ – Beş günden beri sadece su içiyoruz. ‘’ diyerek sızlandılar. Seyit:
‘’ – Biz yemek istemeyiz. Biz buraya vatanı kurtarmak, sizin gibi çocukların aç kalmaması hatta okuması için geldik. Siz açken biz bu yemekleri yemeyiz.’’    diyerek sözünü bitirdi. Çocuklar üstelediler ama Seyit kabul etmedi. Bu arada komutan olayı görmüştü. Söze girdi:
‘’ – Çocuklar o zaman siz azığın istediğiniz kadarını yiyin. Gerisi buradakilere kalsın. Azığımızı paylaşalım. ‘’ dedi. Seyit buna hayır diyemedi. Çünkü o da gerçekten çok açtı. Çocuklar kaç gündür yemek yememenin verdiği acı ve hüzün ile azığın bir bölümünü yediler. Komutan Seyit’in bu merhamet ve sevgi dolu davranışını bir kez daha kutlamak istedi. Bunu tüm askerlere hitap ederek söyledi:
‘’ – Askerlerim, bu milletin Seyit Onbaşı gibi askerleri oldukça başı önde hiç eğik gezmeyecektir. Bu millet sizin gibi merhametli,saygılı,sevgili insanlar ile barındıkça her savaşı, her taarruzu kazanırız. Hiç kimse bizim kültürümüzü, bayrağımızı, bağımsızlığımızı ve özgürlüğümüzü ayaklar altına alamaz. Yani askerlerim, Çanakkale bir destan olacak. Adımızı tarihe altın harflerle yazdıracağız. Bu millet birbirine tutundukça çok mutlu olur. Ama gelecek nesil bunu bozarsa üzüntüler bize geri döner.’’
Çocuklar askerlere şöyle dedi:
‘’ – Siz bize yemeğinizi verdiniz. Artık bizim can dostumuzsunuz. ‘’
Seyit Onbaşı bu sözlerin karşılığında:
‘’ – Siz zahmet verip bize yiyecek getirdiniz. Biz de sizinle yiyeceğimizi paylaştık. ‘’ dedi.
Çocuklar teşekkürler yağdırarak köylerine döndüler. Seyit Onbaşı ve daha nice asker savaşa gitti. Bu savaşı Türk askeri başarıyla sonuçlandırdı. Zor oldu evet, ama ümit yitirmedik. Hiçbir zaman vazgeçmedik. Türk milleti düşmanı affetti. Onlara kendileri gibi davranmadı. Onlar bize acımadı ama biz onlara acıdık. Bunu yüreğimizde hali hazırda bulunan merhametimizle yaptık.


Not : 6.sınıfta yazmıştım :)

7 Şubat 2015 Cumartesi

 PAZAR GEZİM
 Pazara gitmeyi erken saatlerde yaptım. Çünkü kalabalıkta herkesin sinirleri bozuk oluyor ve ben ödevimi yapamazdım. Pazar gezimde soracağım sorular belli başlı şunlardı :
     " 1- İnsanlar mesleğinden her zaman mutlu olmazlar. Peki siz mesleğinizden memnun musunuz?
        2- Mesleğiniz sizi fiziksel ve ruhsal olarak yoruyor mu ?
        3- İnsanların pazarda sizle kurdukları iletişim genellikle nasıl?
        4- Ürünlerinizi pazarlarken ne gibi zorluklarla karşılaşıyor ve nasıl üstesinden kalkıyorsunuz ? "
Bu soruları sormak üzere pazara gittim. Gittiğimde saat 10 sularıydı. Pazar çoktan kurulmuş ama tek tük insanlar vardı. Bende iki kişiyle sohbet ettim. Soruların cevabını genelde aynı aldım.
   Cevapları şunlardı :
     1.  abi :   sebze meyve tezgahtarı
        " Ben mesleğimden memnunum. Ama bir şöhrete sahip olmayı da istemem demem açıkçası. Mesleğim beni ilk başlarda çok yoruyordu. Ama vücut belli bir zamandan sonra hem ruhsal hem fiziksel olarak alışıyor erken kalkmaya ya da yorgunluğa. Bizle kurdukları iletişim genellikle ' İsinden koy, çürükleri doldurma ' türünden şeyler oluyor. Ama bazen yaşlı teyzeler ' sizde yoruluyorsunuz tabi ' cinsinden cümleler sarf ediyorlar. Ürünlerimizi pazarlarken ekonomi sallantıda olduğu zamanlar sıkıntı yaşıyoruz. Çünkü biz fiyatı yükseltmek zorunda kalıyoruz ve insanlar bunu hoş karşılamıyorlar doğal olarak. Bunun dışında zorlukta kalmıyoruz. Bunun üstesinden de bizimle alakalı bir şey olmadığından bunu halka anlatmaya çalışıyoruz. Yani ekonomi sallantıda olduğu zaman mecbur bunu yaptığımızı anlatıyoruz.

     2. abi :  giyim tezgahtarı
         " Ben mesleğimden memnunum. Ama küçükken hep futbolcu olmak istemişimdir. Ne yazık ki olmadı. Ne yapalım ? Mesleğim beni evet yoruyor. Çünkü kadınlara bir şey beğendirmek gerçekten zor. Geliyorlar onlarca kıyafeti denedikten sonra beğenmedim deyip gidiyorlar. Oysaki düşünmüyorlar ben kıyafetleri  çıkartırken ne zahmetler çektim . Ama yine de mutluyum. İnsanların benle kurdukları iletişim kıyafetleri beğenip beğenmedikleri yönde oluyor. Ürünlerimi pazarlarken zorluklarım kadınların beğenip beğenmemesi yolunda oluyor. Bazen sizin gibi araştırma yapmak için gelen öğrenciler dışında pazarda iletişim sınırlı.


      Ben bu röportajlardan anladım ki hayat benim yazılarımdan ibaret değilmiş. İş hayatında da türlü türlü zorluklar varmış. İnsanların zorluklara göğüs germesi zor olduğu halde bir şekilde bunu başarıyorlar ve ben galiba henüz gerçek hayatla karşılaşmadım.  Bakalım ben nasıl direneceğim zorluğa ?
       Bence pazardakilerin işi de zor. Çünkü bizim milletimiz egosu tavan yapmış insanlar genelde. Kendini her şeyin en iyisine layık görürler. Bu yüzden de zor beğenirler ve çok seçerler. Yani en ince ayrıntısına kadar .

3 Şubat 2015 Salı

BENİM GÖZÜMDEN İLLET KİTABI :)

ROMANIN ADI : İLLETROMANIN YAZARI : SERDAR YILDIZROMANIN BASILDIĞI YER VE TARİH : TOPKAPI  /İSTANBUL 1. BASIM KASIM 2013 2. BASIM EYLÜL 2014
ROMANIN ÖZETİ


Babasının ölümünden sonra kendini toparlayamayan  Okan bir de babasının ona bıraktığı sırlarla dolu  mektupları çözmeye çalışıyordu. Mektupları gelişigüzel okuduğundan işin ciddiyetini anlamadığı için ilk başlarda fazla önemsemiyordu. Ama babasının verdiği adamın adresine iş ortağı “ EMRE NARLI “ sayesinde  gidince olayların ciddi olduğunu anlamıştı ve bu yüzden her gece kabuslarla uyanıyordu. Babasının verdiği isim “ BEKÇİ FETİH FENERCİ “ idi. Adresine gittiğinde acı gerçekle karşılaştı. Fetih Fenerci sadece beş gün önce ölmüştü. Ondan geriye dört sayfa veri ve oğlu Uluç kalmıştı ona yardım edebilecek. Uluç bir psikiyatrdı. Ama ilerleyen dakikalarda onun dıştan psikiyatrdan çok bir deli gibi durduğunu düşünüyordu. Ahşaptan evde yağmur daha ürkütücüydü ve bu durum Okan’ın bilinç altında daha çok gerginlik yaratıyordu.  Uluç ona bir çay ikram etti ve konuşmaya başladılar. Uluç babasının ölümünü henüz sindirememiş görünüyordu. Uluç kaç gündür uyumamanın verdiği  yorgunlukla arada dinlenerek anlatmaya devam ediyordu. Uluç Fetih Fenerci’den kalan o fotoğrafı  Okan’a göstererek  neresi olduğunu merak edip etmediğini yokladı. Okan hayır anlamanda başını salladığında  resimde babalarının durdukları yerin Kızkulesi’nin Güney cephesi olduğunu söyledi. Uluç bir anlık sessizlikten sonra babasını anlattı Okan’a.
Yetmiş beş yaşında, sık sık hasta olmayan bir ihtiyar olduğunu annesinin ölümünden sonra her şeyi boşladığını, son bir aydır sürekli ölümden bahsettiğini söyledi. Okan mesleğini sordu. Yaklaşık on beş yıldır emekli olduğunu ama öncesinde Kız Kulesi’nde bekçi olduğunu, otuz yıl kadar orada çalıştığını söyledi. Bir de babasının Faruk Doğa’yı bulması gerektiğini söylediğini  de eklemişti. Uluç daha fazla dayanamayıp uyuyakaldığında Okan da fırsattan istifade şu dört sayfalık verileri en önemlisi de şu gazete kupürünü almayı düşündü. Bunu kendine yediremediği için sadece verilerin fotoğrafını çekti ama gazeteyi alması gerekiyordu ve aldı. Uluç uyanmadan konuşma arasında elinin gittiği çekmeceye baktı ve bir CD buldu. Onu da cebine attı ve gizemlerle dolu evden çıktı. Dışarıda caddeden aşağı sahile doğru yürüyüp Hasköy Parkı’ndan bir taksiye binip evinin yolunu tuttu. Nişanlısı Senem çalışmaktan yorulmuş salonda uyuyakalmıştı. Okan’ın tıkırtısıyla uyandı ve uyku mahmurluğuyla görüşmenin nasıl geçtiğini sordu. Okan da adamın öldüğünü sadece oğlu ile görüşebildiğini söyledi. Kendi kabusları yüzünden gece Senem’inde uykusuz kaldığını düşününce arkadaşı Defne’nin yanında kalması gerektiğini öne sürdü.Senem, Emre’den haberi olup olmadığını sorunca Okan Fetih Fenerci’ye giderken bindiği vapurda aradığını küçük bir gıda zehirlenmesi yüzünden hastanede olduğunu söyledi. Okan’ın aklına şu gazete haberi geldi ve Senem’e Fransızca bilen birini tanıyıp tanımadığını sordu. Senem öğretim görevlisi olarak  çalıştığı üniversitede bölüm başkanının doktora yapmak için Fransa’ya gittiğini ve az çok bildiğini söyledi. Ertesi gün çeviri için üniversiteye gittiğinde Senem ile bölüm  başkanı Elif Dağ arasında resmiyet olmadığını gördü ve rahatladı. Elif Dağ ile birlikte bir yemek eşliğinde çeviri yapıldı .
Gazete haberinde İstanbul’da Esrarengiz bir ölümden bahsediyordu.İstanbul’da 1893 yılındaki kolera salgını yüzünden yardım amaçlı Pasteur Enstitüsü’nden gelen bir doktorun o zaman rutin muayeneler için kullanılan Kız Kulesi’ne yapılan bir sandal yolculuğu sırasında boğularak öldüğü belirtilmiş ve en ilginç olanı da sandalda ondan başka doktorun olmamasıydı. Okan okudukları karşısında donup kalmıştı. Kendine gelerek kağıdı katlayıp cebine koydu. Biraz daha kızların sohbetine katıldı. Fakülteden çıkışta Senem eve gidip dinlenmesini söyledi.Ama Okan Emre’yi  ziyaret etmek istiyordu ve öyle yaptı hastaneye vardığında Emre’yi değil kardeşi Eray’ı gördü. Ateşi yükseldiği için Emre’yi başka bir odaya nakletmişlerdi. Müşaade altında kalması gerekiyordu. Oradan ayrılarak Emre ve kendine ait olan fotoğraf stüdyosuna gitti. İçeri girdiğinde onu bekleyen birinin olduğunu gördü. Adamı tanıyamamıştı. Adama bunu söyledi adam isminin MAHİR KAYALI olduğunu söyleyerek kendini tanıttı. Okan anımsamıştı. Bir emlakçı, yani ağzı iyi laf yapan seneler önce bir iki kere karşılaştığı aile dostu sayılabilecek bir adamdı. Ben bunları düşünürken adam baş sağlığı için geldiğini söyledi. Adam ağzındaki baklayı tutamadı ve Okanların Sapanca’daki evlerini satın almak istediğini söyledi. Okan da sırları bulmak için babasının yaşadığı eve ihtiyacı olduğu için satmak istemediğini söyledi ve adam üstelemedi, gitti.

Okan Madam Sari’yi bulmak için Çanakkale’ye gitmeliydi ve gitti de. Bütün gece konuştular ve yeni bilgiler öğrendi. Bu sırada Uluç, Nermin Pak ve Andre dedikleri ressam İstanbul’da kolera yüzünden karantinaya alınan Kız Kulesi’ne girmişlerdi. Okan o gece İstanbul’a döndü ve onları Kız Kulesi’ne sokmayı başaran Erkan komiserde soluğu aldı. Onunla birlikte ertesi gün Kız Kulesi’ne girdiler ama oradaki adamlar onları yakaladılar. Sonunda Madam Sari ve Okan’ın vazgeçmemesiyle birlikte Uluç, Andre  ve Erkan ölmüş olsa da oradaki adamlardan kurtuldular. Oradakilerden biri Mahir Kayalı diğeri de Andre’nin abisi Marc Mirador idi. İkisi de öldüler. Sonunda o gizemli Kız Kulesi resmi ve LACH Soleil denen koleraya ve insanların ölümüne sebep olan örgüt temizlenmişti. Bu arada Okan abisi Gökhan’ın babasının hırsı yüzünden Sapanca’da değil de Çanakkale’de öldüğünü ve Uluç’un gerçek babasının Marc Mirador denen iğrenç bir insan olduğunu öğrendi. Kız Kulesi bu olaydan sonra tekrar faaliyete geçti.Orada hasta olduğu söylenerek yarısından fazlası ölen insanlardan haber çıkmadı. Ya gazetecilere anlatarak olayları tekrar yaşmak istemediklerinden ya da olaylar saklandı. Bu arada Okan ve Senem ayrılma kararı verdiler ve Senem İzmir’e döndü. Nermin Hanım’la Okan arkadaşça hala görüşüyorlar. Bir de artık hiç kimse artık Kız Kulesi ve Kolera’dan konuşmak istemiyor. Maalesef  Okan’ın iş ortağı Emre Narlı koleradan kurtulmuştu ama psikilojik olarak kötü olduğundan kendini dördüncü kattan aşağı attı. Yaşıyor ama felç kalmış. Okan  artık vapurun o sis düdüğünü duyduğunda kulaklarını kapıyor. Çünkü Kız Kulesi’nin sahip olduğu birçok sırrıyla yalnızlığına ortak olduğu için utanç duyuyor ve o günleri hatırlamak dahi istemiyor. 
 Okan daha geniş bir araştırmaya başladı. Hele de o gazete haberi ve Uluç’tan aldığı CD ‘yi dinledikten sonra. Babasının ölüm nedeninin gıda zehirlenmesine bağlı kalp krizi olduğunu öğrendiği vakit  bu arada da iş ortağı Emre‘nin en son 1893 yılında meydana gelen kolera hastalığına tutulduğunu öğrendi. Artık kafasında bir şeyler belirmeye başlamıştı. En son 1893 yılında kaybolup gitmiş kolera günümüzde yine ortaya çıkmıştı. Bu arada komşusu Çetin Ermiş’ten yardım alıyordu. Adam dünyada bir asır devirmiş, bilgili bir adamdı. Ona 1893 salgını ve daha neler neler anlatmıştı. Okan kendi de bu salgını araştırdı. Bu arada bir profesörden – NERMİN Pak’tan – yardım aldı. Profesörle ilk konuşmalarından sonra evine giderken yolda kaza olduğu için geç gitmişti ve apartmanın önünde polisleri ve sonrasında Çetin Ermiş’in öldürüldüğünü öğrendi. Onunla en son konuşan Okan olduğundan baş komiser Erkan Yener onun ifadesini aldı. Bu olaydan çok geçmeden Sapanca’daki evlerine bakması için görevlendirildiği adam Salih – aslında adı YASİN AKGÖL imiş. – ‘in öldürüldüğünü ve hatta Çetin Ermiş gibi aynı eziyetlerle öldürüldüğü bulgularına ulaşıldı. Okan bu olaylarla artık sırların aralanmasını istiyordu. Uluç’un evine gitti. Uluç evde değildi. Bir komşusuyla tanıştı. Adı Mehmet Sarı. Adamdan Uluç’un Fransa’ya gittiğini ve Fetih Fenerci’nin onun gerçek babası olmadığını öğrendi. Sapanca’daki cinayetle ilgilenen komiser NİHAT  Anar’dan ERKAN Yener’e haber gelmiş ve cinayetlerin şu Okan’ın   çocukluk arkadaşı BATUR KORU ‘da kesiştiğini söylemişti. Ertesi gece yapılan operasyonda Okan çocukluk arkadaşını vurmuştu. Çünkü Okan onu vurmasa arkadaşı onu vuracaktı.Erkan Batur’un dükkanında bazı ipuçları bulduğunu belirtti. Bir liste vardı. Bu listede Fetih Fenerci, Faruk Doğa, Çetin Ermiş, Yasin Akgöl,Okan Doğa ve Madam Sari yazıyordu. Ölenlerin ismi çizilmişti.

ROMANIN KAHRAMANLARI
ASIL KAHRAMANLAR
 OKAN DOĞA
Otuzlu yaşlarda, yeşil gözlü, kumral ve boyu 180 boylarında.Yükseköğrenimini babasının isteği üzerine Dokuz Eylül Üniversitesi Fotoğrafçılık bölümünde görmüş. Şu anda İstanbul Kadıköy’de  ortak  bir fotoğraf stüdyosu var. İstanbul’a iki sene önce yerleşmiş, İzmirli. Tasavvuf ve tarihe  ilgili.Meraklı , azimli, kararlı. Hayatında gelişen olaylarda çabucak tedirginleşebiliyor. Bu durum fiziksel ve ruhsal olarak çökmesine neden olabiliyor.Okan düşünerek karşısındaki insanın duygularını ölçüp tartarak konuşur. Geveze değildir. Bir de arabasının markası TOYOTA .Büyük Çamlıca’da oturuyor.
ULUÇ FENERCİ  ( MİRADOR )

Hemen hemen Okan ile aynı boylarda, boyuyla tezat bir sıskalığa sahip ve duruşu da hafifçe kambur. Önüne kadar uzamış saçlarından rahatsız olduğundan sürekli başıyla sallanıyor.  Psikiyatr ve Fransız Lape ( orijinal adi La Paix ) hastanesinde çalışıyor. Gerçek babası Fetih Fenerci değil LACH SOLEİL örgütünün günümüzdeki başlarından biri MARC MİRADOR. Onu küçükken Fetih Fenerci’ye vermiş. Uluç bu yüzden babasından nefret ediyor. Ama amcası Andre ile görüşüyor. Okan’ın aksine düşünmeden ve ağzına geleni konuşan biri. Doktor olduğundan çevresi geniş yani iletişime iyi geçebilen biri.

YARDIMCI KAHRAMANLAR

Faruk Doğa

Okan’ın babası. LACH SOLEİL ‘ e üye olmuş. Ama bazı olaylardan sonra üyeliği bıraktığı için öldürülmüş.Mesleği fotoğrafçılık. Yıllarca Sapanca’da Kırkpınar’daki evinde yaşamış ve orayı fotoğraflamış.Günümüzden yaklaşık on yedi yıl önce emekli olmuş ve Sapanca’ya yerleşmiş. Ayrıca resim yapmayı da seviyor. Mektup yazmayı seven ve gizemlerle dolu biri.Kendi hırsı yüzünden çocuğunun ölmesine sebep olan ve bunu ailesinden saklayan biri. Herkes gıda zehirlenmesi ve ardından mide kanaması yüzünden kalp krizi geçirdiğini  sanarken o kolerayla öldürüldü.Mantığıyla hareket eden biri ve bu yüzden gerçekleri ve batıl inançları kapının ardına ittiğini söylüyor. Okan’a bıraktığı bir mektupta.Yalnız kalmayı seviyor.
BEKÇİ FETİH FENERCİ
Uluç ‘un üvey babası. O da Faruk Doğa gibi LACH SOLEİL ‘ e üyeydi ve onun gibi öldürüldü. Kız Kulesi ‘nde yaklaşık otuz yıl  bekçilik yapmış. Babasından kalan Hasköy’deki evde oturuyor. Günümüzden yaklaşık on beş yıl önce emekli olmuş ve Kız Kulesi’ne bir daha adımını atmamış. Bunun nedenini Uluç dahil kimse bilmiyor. Bekçi lakabı  Kız Kulesi’ndeki görevinden değil babasının da Kız Kulesi’nde bekçi olmasından geliyor. Babası Kız Kulesi’nde bekçiliğin yanı sıra deniz feneriyle ilgilenmiş ve fener gardiyanlığı yapmış. Bekçi yetmiş beş yaşındaydı ve sık sık hasta olmazdı. Eşi bir yıl önce kalp krizinden öldükten sonra her şeyi boşlamış ve ölmeden önce son bir ay ölümden söz etmeye başlamış.Bendir çalmayı severmiş ve sıkıntılı olduğu zamanlarda elinden bırakmazmış. 
                SENEM OKUR
 Okan’ın nişanlısı. İzmir’de doğmuş. Ama İstanbul’da Okan’ın yanında oturuyor. Ayrıca İstanbul’da bir üniversitede öğretim üyesi.Kafasına yerleştirdiği şeyi gerçekleştirmek için elinden geleni yapan ve bir kişinin yalan söylediğini anlayabilecek kadar dikkatli bir o kadar da kurnaz biri. Buğday tenli bir ten rengine, omuzlarına kadar uzanan kahve tonlarında dalgalı saçlara, zayıf ve ince bir vücuda ve uzun boya sahip.Annesi ve babası edebiyat öğretmeni olduğu için kitap okumayı çok seviyor ve Sait Faik hayranı. Ama edebiyatı bu kadar çok sevmesine rağmen iktisat bölümünü okumuş ve şimdi de iktisatla ilgili bir mesleği yapıyor. 
              NERMİN PAK   

  Okan onu  bir makalenin altında olan imzasından önemli işler yaptığını görünce ondan yardım almak istedi. İstanbul Üniversitesi’nde profesör ve doçent. Uzun ve kızıl saçları, oval çerçeveli gözlükleri var. Bir olay karşısında tedirgin olduğunu gizlemeye çalışsa da samimiyetsizlikten hoşlanmadığından bunu pek başaramıyor. Olaylar onun ruh halini nasıl etkiliyorsa olduğu gibi yansıtıyor. Çevresi çok geniş. Okan’a bir gecede kocaman bir dosyada bir bilgi yığını göndermişti kolerayla ilgili. İşten güçten evlenmeye vakti olmamış. Hafızası kuvvetli, beyninde çok fazla bilgi olmasına rağmen. Bilmem kaç yıl önce olanları çok iyi hatırlıyor en ince ayrıntısına kadar.
EMRE NARLI
Okan’ın iş ortağı ve arkadaşı. Aynı zamanda Fetih Fenerci’nin adresini falan bulmak yardım eden kişi. Uluç ile de az da olsa tanışmışlığı var. Her ne olursa olsun arkadaşının yanında ve özgüvenli biri. Ama koleraya yakalandıktan sonra ölüm araya girince özgüvenden maalesef eser kalmadı. Zaten dayanamadı ve kendini dördüncü kattan attı ve şans ona güldü bir şey olmadı. Fiziksel olarak iyi ama psikolojik olarak dağıldı. Ama çevresindeki herkes toparlanabileceğini düşünüyor Okan dahil. Kitapta fiziksel özelliklerinden çok az bahsetmiş. O da Okan boylarında. Kumral.
Fotoğraf çekmeyi seviyor ve Okan ile işlerinde reklam çekmeye falan başlıyorlar.
ERAY  NARLI
Emre’nin kardeşi. Küçük olumsuz bir durumda kendi kendini yiyip bitiren, panik yapan biri. Başka tabirle kendi kendini üzüyor.
ZEYNEP NARLI
Emre ve Eray’ın annesi. Okan’ı kendi oğlu gibi seviyor. Yaşı elli civarlarında muhtemelen. Hayatı hüzün dolu geçtiğinden yüzlerinde çizgiler oluşmuş. Hüzün dolu çizgiler…
EKREM NARLI
Emre ve Eray’ın babası. Ailesine bağlı bir adam. Oğlu Emre koleraya tutulduğunda çok üzülmüş ve hastanede beklemişti.
DEFNE KESKİN
Senem’in arkadaşı. Süslü püslü biri. 29 yaşında. Mecidiyeköy’ de bir güzellik ve bakım salonu var. Annesi İngiliz. Babası Türk.
Beline kadar uzanan saçlarıyla havalı gözükür.
Kendinden emin tavırları ve burnunun dikine gitmesi öne çıkan karakteristik özellikleri. Parası olan her İstanbul kadını o da her hafta sonu ne yapacağını şaşırır, bütün İstanbul’u yeniden gezerdi. Moda’da oturuyor.Yemek yapmayı seviyor ve güzel de yapıyor.
GÖKHAN DOĞA
Okan’ın abisi. Babasının hırsı yüzünden Çanakkale’de denizde boğulmuş. Babasının yalanıyla Sapanca’da öldüğü süsü verilmiş. Annesi ve Okan o sırada İzmit’te olduklarından hiçbir şeyden haberleri yokmuş.
ŞÜKRAN DOĞA
Okan’ Gökhan’ın annesi. Bir kız kardeşi var bahsedilen. Ama Almanya’da yaşıyormuş. Gökhan öldükten sonra onun acısıyla yaşamaya çalışmış ama olmamış. Oğlunun ölümünden üç yıl sonra o da oğlunun yanına gitmiş.
ERHAN BEY
Defne ve Senem’in Okan için getirdiği ünlü bir psikiyatr. Sadece bir bölümde adı geçtiği için karakteristik ve fiziksel  bir özelliği verilmemiş.
ÖZDEN NEHİR
Faruk Doğa’nın hemşiresi. Faruk Doğa’nın hastanede yattığı vakit kargoya verilmesi gereken ama o öldükten sonra gönderilmesi gereken bir paket varmış. Bu paketi  o vermiş.

DR. ADEM KILIÇ
Okan’ın arkadaşı Emre kolera yüzünden hastaneye yatırıldığında onunla ilgilenen doktor. Her nedense VİBRİO COLERA teşhisini koymasına rağmen hasta yakınları dahil kimseye duyurmayan doktor.;Kırk beş- elli yaşarında görünüyor.Orta boylu ve göbeği var. Ucu yuvarlak bir burnu ,büyük çerçeveli bir gözlüğü ve ense köküne kadar beyaz saçları var.
. DR. VOLKAN YAZAR
Okan’la yaşıt. Amatör olarak yüzme ile ilgileniyor. Ayrıca tarih,sanat ve fotoğrafçılığa ilgi duyuyor. Her şeyin en iyisini bildiğini sanan tiplerden. Faruk Doğa’nın Üsküdar’daki özel bir hastanede yatarken onunla ilgilenen doktor. Altunizade’de oturuyor. Babasının ölüm haberini de Okan’a o vermiş.
MAHİR KAYALI
Aslen İstanbullu olsa da yıllardır Sapanca’da yaşıyor. Semtte tanınan ama şöhreti iyi olmayan bir emlakçı. Kısa boylu, şişman, tombul yanakları var. Kitapta geçen Okan’ın komşusu Çetin ermiş’in Okan’a anlattığı hikayede İhsan Efendi’nin torunu. LACH SOLEİL örgütüne üye. O da Faruk Doğa gibi bir yıl önce kalp krizi geçirmiş. Baskın bir karakteri var. Her istediği olsun istiyor.
RASİM KAYALI
Yetmiş beş yaşında. Hala sağlıklı. Fotoğraf çekmeyi seviyor. Yetmiş beş yıldır Üsküdar’da yaşıyor. Şemsipaşa Kütüphanesi’nde çalışıyor. Abisi MAHİR KAYALI ‘nın zoruyla LACH SOLEİL örgütüne üye. Hiçbir zaman kötü olmak istememiş. Hep zorlanmış,ezilmiş. Kitabın sonunda özgüven patlamasıyla birlikte Okan’a yardım ediyor.
 MARC MİRADOR
Altın Saçlı Güneş- Phoibos resmini ilk çizen kişinin torunu. Bir abisi var. LACH SOLEİL ‘İn günümüze kalan başlarından biri. Kolera vasıtasıyla Kız Kulesi’ni ele geçiren abisinin karakteriyle zıt kötü biri.
Marsilya’da yaşıyor ve kendi halinde bir antikacı olmasına rağmen bu sırlar onu kötüleştirmiş ve örgüte üye yapmış. İçinde bir zerre merhamet kalmayan , hamile bir kadına acımayan bir insan. İnsan denilebilirse tabi.
DR. MARCEL MİRADOR
Altın Saçlı Güneş- Phoibos resmini ilk çizen. Marc’ın dedesi. 1893 yılındaki kolera salgınında Pasteur Enstitüsü’nde çalışan bir doktor olarak İstanbul’a gelmiş. Kız Kulesi o zaman muayene yeri olarak kullanılıyormuş. Dr. Mirador da oraya giderken boğulmuş ve ölmüş. Ama öldürüldüğü düşünülüyor.
ANDRE MİRADOR
Marc’ın abisi ve Dr. Marcel ‘in torunu. Dedesinden sonra Altın Saçlı Güneş- Phoibos resmini o çizmiş.  Kardeşi tarafından bu resim çalınmak istenmiş. Bu yüzden kardeşi birçok kez evine gelmiş normalde adımını atmadığı halde.
Andre Marc’dan on yaş büyük .
Resim yapmayı seviyor. Bir Fransız. Bu yüzden Uluç iş yüzünden Fransa’ya gittikçe dostluklarını ilerletmişler.
KONT
Doğa ailesinin Sapanca’daki Sivas Kangal cinsi, iki yaşındaki köpekleri. Okan onu çok sevdiğinden ona bakması için bir esnafa emanet ediyor. Hayvanların hikayede her zaman yeri vardır.

ÇETİN ERMİŞ
Okan’ın komşusu. Yetmiş yaşında, artık hayattan soğumuş evden çıkmayan biri. On iki sene önce karısını mide kanserinden kaybetmiş. Karısıyla on üç yıl evli kaldık.Osmanlıca biliyor. Batur Koru tarafından eziyetler edilerek öldürülüyor. Hem de Okan ile bütün gece dertleştiği geceden bir gece sonra.
BURHAN KORU
Batur Koru’nun babası. Batur babasını çok sevdiği için geçen yıl Almanya’da trafik kazasında ölen babasının ismini kendi kitabevine vermiş.
BATUR KORU
Gökhan ile aynı yaşta. LACH SOLEİL ‘ e üye değil ama yıllarca Mahir Kayalı tarafından kandırılmış ve örgüte çekilmiş. Bu yüzden her dediklerini yapıyor. Resmen beyni yıkanmış. Son istenen şey bazı isimlerin öldürülmesiydi. Faruk,Okan Doğa ; Çetin Ermiş, Yasin Akgöl, Fetih Fenerci, Madam Sari. Bu isimlerin Okan ve Madam Sari dışındakileri öldürdü. Ama sonunda Okan tarafından bilmeyerek de olsa nefsi müdafaa şeklinde öldürüldü. 
YASİN AKGÖL ( SALİH )
Herkes o ölmeden önce adını Salih diye biliyor. İstanbullu olmasına rağmen Tokatlı olduğunu söylüyor. Ferhat Bey tarafından Okan’a Sapanca’daki eve bakması için öneriliyor bahçıvan olarak. Okan kabul ediyor ve orada çalışmaya başlıyor. Çok geçmeden Batur tarafından Çetin Ermiş’e yapılan eziyetlerin aynısıyla bir sandalın üzerinde öldürülüp denize atılıyor.Otuzlu yaşlarda, kısa boylu, zayıf biri. İşe girmeden önce yine Sapanca’da Güldeste Evleri diye bir yerde bahçıvanlık yapıyormuş.
FERHAT HAS
Okan’ın on yıldır tanıdığı Sakarya ve Kocaeli bölgesinde havuz işleri yapan biri.Havuz inşası ve kimyasalları satışının yanında, ciddi bir teklif gelirse boya işi de yapıyormuş. Güvenilir bir esnaf. Okanların evinin boyasını da o yapmış.kırk üç yaşında ve yaşından oldukça genç gösteriyor. Sapanca’nın yerlilerinden.herhangi bir yükseköğrenim görmemesine rağmen bilgi birikimi yüksek ve insanlarla iletişime iyi  geçen biri.
SELÇUK
Okan’ın  bir müşterisinin önerisi ile yanına aldığı, yirmi yaşında, fotoğrafçılığı öğrenmeye çabalayan bir üniversite hazırlık sınıfı öğrencisi. Emre ve Okan ‘ a değer veren biri.
ELİF DAĞ
Okan’ın nişanlısı Senem’in çalıştığı fakültede bölüm başkanı. Doktorasını Paris’te yapmış. Fransızca’yı az çok biliyor. Fakültede doçent. Otuzlu yaşlarda, kısa kesimli sarı saçları, yuvarlak ve ince çerçeveli gözlükleri var. Minyon, kumral tenli. Resmiyetten hoşlanmayan, samimi biri.
YENGEÇ
Asıl adı kitapta geçmiyor. Çetin Ermiş’in emirleri üzerine Okan Çanakkale’ye gittiğinde ona yardım ediyor. Kitabın sonunda da Kız Kulesi’nde bulunuyor ve yine yardımını eksik etmiyor.
MEHMET SARI
Uluç’un komşusu. Güler yüzlü ve samimi biri. Uluç’un evinin karşısındaki iki katlı sarı evde oturuyor. Uluç’u iyi tanıyan biri.
Sigara kullanıyor. Kırklı yaşlarında , şapka kullanmayı seviyor.
ERKAN YENER
Çetin Ermiş cinayetiyle ilgilenen İstanbul’daki başkomiser. Okan’a kolera ve Kız Kulesi hakkında yardımlarını esirgemeyen ve bu uğurda ölen biri. Muhtemelen Okan yaşlarında.
NİHAT ANAR
Yasin Akgöl cinayetiyle ilgilenen Sapanca’daki komiser.
YUSUF KÜSKÜN
Üsküdar Tebhirhanesi’ndeki bekçi.
OKTAY KUTLU
Erkan’ın Kız Kulesi’ne girmek için  Kıyı Emniyeti’nden bulduğu polis.
İHSAN EFENDİ
Çetin Ermiş’in babaannesini seven zaptiye memuru.
MADAM SARÎYE
Ermeni , lakabı alim,bir Türk olan ilk eşi öldükten sonra Müslüman olmuş. Yaşlılığında kendini büyüye , batıl inançlara kaptırmıştı.29 Ağustos 1979 da vefat etti.
MADAM SARÎ
Bir asırdır hayatta. Kül rengi saçları , omuzlarında siyah bir şal, kısacık boyu var. En fazla kırk kilo. Kitabın sonunda Okan’ı ve diğerlerini o kurtarıyor.
RAUF
Çetin Ermiş’in dedesi. Mesleği marangozluk. Güçlü, kuvvetli, boylu poslu bir adammış.
KAZIM EFENDİ
Rauf’un babası.
NALBUR MEHMET EFENDİ
Tanınmış bir esnaf. Kazım Efendilerle aynı mahallede oturuyorlarmış.
LÜTFİYE HANIM
Nalbur Mehmet Efendi’nin kızı.
DR. CHANTEMESSE
Tebhirhanelerin açılmasını sağlayan kişi.


ROMANIN MEKANLARI
MEKANLARIN FİZİKSEL ÖZELLİKLERİ
Geniş Mekan : İstanbul, Sapanca ve Çanakkale
Dar Mekan : Okan’ın, Defne’nin, Uluç’un, Emre’nin,Faruk Doğa’nın, Çetin Ermiş’in, Erkan Yener’in, Volkan Yazar’ın evi. Kız Kulesi, Üsküdar Tebhirhanesi, Hastane.
MEKANLARIN OLAYLARIN GELİŞİMİNE ETKİSİ
Geniş Mekan :Çetin Ermiş’in ve Faruk Doğa’nın evi. Çünkü iki evde sahiplerine psikolojik olarak iyi geliyor.
Dar Mekan : Okan’ın ve Uluç’un evi. Çünkü iki evde sahiplerine psikolojik olarak iyi gelmiyor.
ROMANIN ZAMANI
KRONOLOJİK ZAMAN
1831 : Kız Kulesi ilk defa kolera salgının ortasında yer aldı.
1893 : İkinci kez kolera salgını kendini gösterdi.
1894 : Pasteur Enstitüsü’nden yardıma gelen Dr. Marcel Mirador esrarengiz bir şekilde öldü. Ayrıca Üsküdar Tebhirhanesi hizmete girdi.
1908 : İstanbul halkı bir kolera salgınıyla daha yüz yüze geldi. Bu kolera salgınında İhsan Efendi’nin parmağı vardı.
2015 : Yıllar sonra çok gülünç bir şekilde Kız Kulesi koleraya teslim oldu.
ZAMANDAN GERİYE DÖNÜŞ
1- Çetin Ermiş, Okan’a dedesinin ve babaannesinin hikayesini ve 1908’deki kolera salgınını anlatıyor.
2- Nermin Pak, Okan’a daha önceki yıllarda olan kolera salgınını ve Kız Kulesi’ni anlatıyor.
3- Madam Sari, Okan’a annesinin yaşadıklarını anlatıyor.
4- Erkan Yener, Okan Batur’u vurduktan sonra birkaç gün önce olanları anlatıyor.

OLAYI ANLATAN KİŞİ ( BAKIŞ AÇISI )
Bu romanda olayı anlatan
 kişi kahraman anlatıcıdır. Bu kahraman OKAN DOĞA ‘ dır.
ROMANIN DİL VE ANLATIM ÖZELLİKLERİ
    Okuduğum romanda yazarın gizemlerle dolu cümleleri ve kelimelerle oynayışı beni çok etkiledi. Benim için bir romanda anlamını bilmediğim kelimelerin olması benim ilgimi daha çok çekiyor. Bu kitapta geçmişle ilgili anlatımlara  ve yaşlı insanların konuşmalarına çok yer  verildiği için anlayamadığım hatta telaffuz bile edemediğim birçok kelime oldu. Yazarın ilk kitabı olmasına rağmen bence dili kullanmadaki becerisi bir patlak vermedi. Dili romanın içindeki olaylar karışık olmasına rağmen yalın ve sade   olduğundan olabilir belki nedeni.
ROMANIN TÜRÜ
Bir romanın türü , romanda işlenen olayların en belirgin yönüne göre değişir. İllet romanında olaylar etrafında sürekli olarak bir gerilim ve gizem var. Bu yüzden bu roman gerilim ve gizem  romanı diyebiliriz.

ROMANIN ANA FİKRİ
Bir romanın ana fikrini genellikle yazar okuyucuya sezdirmeye çalışır. Bu romanda öyle. Bu romanda benim sezdiklerim bir insan hayatta herkese güvenebilir. Ama illa ki bir gün herkesin riyakar olabileceğini de unutmamalıdır. Çünkü çevrendekilere çok fazla güvenirsen bir yerden sonra onların sana kötü hiçbir şey yapamayacağını düşünürsün. Ama gerçek hayat acımasızdır ve herkes gerçek hayatın cazibesine kapılıp bencil olabilir.
YAZAR HAKKINDA
Serdar Yıldız,1983'te Adapazarı'nda doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sapanca ‘da tamamlayıp Kocaeli Üniversitesi Elektrik Eğitimi bölümünden mezun oldu. Yazın hayatı boyunca edebi fikirleri ve kendine yakın hissettiği kurgu türlerinde, özellikle fantastik-bilimkurgu türlerinde onlarca öykü yazdı. Öyküleri çeşitli ortamlarda yayınladı. Şu an ise, kurucuları arasında yer aldığı Ölümsüz Öyküler başta olmak üzere farklı edebi sitelerde öyküleriyle birlikte kitap incelemelerini de yayınlıyor. İllet, yazarın ilk romanıdır. Troya üzerine kurguladığı ikinci romanı için çalışmalarını sürdürüyor. İstanbul'da yaşayan yazar, burada aynı zamanda öğretmenlik mesleğine devam ediyor.

ROMAN HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Romanın ödev için de olsa gizem ve gerilim türünde olması daha ilgi çekiciydi. En azından benim için. Romanın ana kahramanı Okan’ın tedirginlik içinde olayları anlatması ve yazarın dilinin her karışıklığın içinde yinede yalın olması sevdiğim bir yönü oldu. Bu roman bana yaşadığım şehri çok fazla hatta hiç tanımadığımı öğretti. Kız Kulesi’ni her zaman romantizm dolu bir yer olarak gören ben artık böyle düşünmüyorum. Bilmiyorum, galiba kitap beni oldukça etkiledi. Bir yazarın bir kitap için türlü zahmetlere girip, – mesela bir profesöre attığı maile karşılık almasaydı romanı yazmayacaktı –  araştırma yapması da beni ve kitaba duyduğum ilgimi olumlu yönde etkiledi. Romanda kötü bulduğum yanlar asıl kahramanlardan biri Okan’ın  kitaptaki  tedirgin dolu halleri. Mesela bazı olaylarda vazgeçmeyeceğini söylüyor ama en ufak bir şeyde psikolojisi darmadağın oluyor. Belki bu ilgiyi çekmek için yapılan bir şeydir. Ben bilmiyor olabilirim ama ben Okan’ın o hallerini kitapta sevmedim. Bence bu kitap bir yandan ders verirken bir yandan da okuyucuların kendinde bir şeyler bulmasını sağlıyor. Zaten iyi bir okuyucu her kitapta kendinden bir şeyler bulmaz mı?